banner112

Bir “Şadan Gökovalı Kitabı”

Uzun yıllar savcılık ve hakimlik de yapan şair-yazar Veysel Gültaş, “Koldaşıyım, varlığıyla çoğaldım” dediği gazetecilerin hocası çağdaş bilge Prof. Dr. Şadan Gökovalı’yı, iki yıllık bir çalışmadan sonra kitaplaştırdı.

Bir “Şadan Gökovalı Kitabı”

Şair-yazar Veysel Gültaş’ın, “Şadan Gökovalı Kitabı” adını verdiği yapıtı bir başucu kitap niteliğinde. 31 Ocak 2021’de aramızdan ayrılan Gökovalı hocanın seçme yazıları, kitaplarından alıntılar ve hakkında yazılanlar 592 sahifelik kitapta yer alıyor.

İzmir 68’liler Birliği Başkanı Gazeteci-Yazar-Şair Okan Yüksel, “35 Gazeteci Şair” kitabında şöyle yazmıştır Gökovalı Hoca’yı; O, 'bir şiir vardır benden ileri' der ve kendini ‘Şiir sever: Şadan Gökovalı’ diye tanımlar. Gazeteciliğe başladığı tarih: 01.02.1959.

Bir Latin ozanına özenerek, ‘Başlangıçta daima şairler vardı’ demişti Attilâ İlhan ve eklemişti: ‘Başlangıçta daima şairler olacaktır!’

O, ‘Yaşamım boyunca şiirin hep birkaç adım önümde gittiğinin ayırdındayım. Bende şiir, sevmeden bile öndedir’ der ve anlatır;

‘Daha ortaokul öğrencisiyim; sürekli bir şeyler karalıyorum. En kafa dengi arkadaşlarıma okuyorum. Hep aynı şeyi soruyorlar:

- Bu şiirlerin kahramanı kim? - Efendim?

- Yani kime yazıyorsun bunları?

Demek, şiirlerin bir kahramanı olmalıymış, ona yazılmalıymış şiirler.

Gözüme kestirdiğim bir kızın adını veriyorum. Onlar gibi siz de inanırsınız. Kendi sözüme kendim inanıyorum ve kıza sevdalanıyorum.

Sonra mı? Sonra, her ne yazdıysam, bir aşk mektubu oluyor!”

Gökovalı’ya göre o zamanlar yazında ‘artistik nesir’ diye bir şey vardı.

Şimdilerin ‘şiirsel düzyazı’sı... Belki ona özeniyordu. Sözgelimi şöyle şöyle diyordu:

‘Bizim köyün sokaklarından / Eski urbacı geçmez Oya hanım! / Eskilerimizi satmayız biz, / Giyeriz!” Ya da: “Aşk ve güzellik ecesi Afrodit / Çok şanslıymış ki / Senden önce yaşamış!” Veya: “İnan ki canikom, / Avuçlarım kabardı, / Geleceğin günü / İple çekmekten!’

Şunu da yazıverir Gökovalı; ‘Bu mu aşk dedikleri? / Seni bulduğum vakit / Kendimi yitirdim!..” Anlatıda bir sıçrama yapıp, Dante gibi, yolun yarısını bulduğunda yazdıklarından iki örnek verir: "Ben halkım hey! / Feleğin sillesini çok yemişim! / Kalem vermemişler elime, / Diyeceklerimi türkülerle demişim...’

Şadan Gökovalı’nın bu şiiri ne kadar övünse azdır, çok meşhur olmuştur. Kapak şiiri olmuştur, kitaplara önsöz olmuştur.

O, düşündükçe önemli bulur bu dörtlüğünü.

Gelelim, Gökovalı’nın yine çok ünlü olan, konferanslara, saydam gösterilerine, yurtiçi gezilerine light motive olan ‘Dağlar Güzellemesi’ne:

‘Dağlar kanatlıydı eskiden. Canları çektiğinde kalkar, diledikleri yere konarlardı. Dağların böyle kalkıp konması, Toprakana’ya zor geliyor, canını yakıyor, acıtıyordu. Sonunda Tanrı acıdı da toprağa, dağların kanatlarını kesti! Dağların kopan kanatları bulut oldu. Bundandır bulutların dağlara koşması...’

Lisedeyken ‘Işık’ adlı bir duvar gazetesi çıkarır, Aydın gazetelerinde ‘Okul Sayfa’ları hazırlar.

O günleri de şöyle anlatır Gökovalı;

‘- Anımsarım, Aydın’da bir sormaca (anket) yapılmış, bana da şiirle aramın nasıl olduğu sorulmuştu. Demiştim ki: ‘Yaşamımdan şiiri çıkarırsanız, geriye giysilerim kalır.’ On yıllar sonra İzmir’de öğrencilerim (Ben onlara meslektaşlarım derim.), benim için; ‘Google Şadan’, ‘Bilgisayar Şadan Hocamızdan daha mı iyi bilecek?’, ‘Canlı internet’ falan derler.’

Günümüz şiirinin gülen sesi Sunay Akın’ın sık sık söylediği bir söz vardır:

‘Şadan’ın neresine dokunsanız, şiir fışkırıyor!’

Bu övgü sözlerine katılıp katılmadığını söylemez Şadan Gökovalı, ama şiirin ilk sevgilisi olduğunu, ezbere çok şiir bilmesini, bu sevgiye borçlu olduğunu belirtir.

Süreçte şiir yazmaya uzak kalışını da şöyle anlatır Şadan Gökovalı;

‘Bazı yazın erleri, ‘Nazım’ı okuduktan sonra, daha iyisini beceremem.’ diye şiiri bırakmıştır ya; benim şiir yazmamı, en azından, yayımlamamı engelleyen, Ege Ekspres Gazetesi’nde on yılı aşkın süre sanat sayfası düzenlememdir. Günümüzde sanat sayfası yapanların hatalarından biri, her sayıda, en göze çarpan köşeye, kendi karalamalarını koymalarıdır. Okurlar ya da yolladığı şiir(ler) yayımlanmayanlar demezler mi: - Benim şiirimi yayınlamayan adamın şiirlerine bak! Benimkiler bunlardan kat kat güzel!.. Şiirlerimi nihan (gizli) tuttuğum için hiç de pişman değilim. Türk şiirine en azından 50 kadar yeni şair kazandırdım. Onların ilk şiirleri ‘Gençlerle Başbaşa’ sayfasında yayımlandı. Oyumu şiirden yana kullanıyorum...’
***

Şair-Yazar Veysel Gültaş, “kardeşi” olarak; hepimizin hocası, “Çağdaş Bilge” 9 Eylül Gazetesi yazarlarından Prof. Dr. Şadan Gökovalı’nın kitabını yazdı. İsmini de; “ŞADAN GÖKOVALI KİTABI” koydu. Uzun bir çalışmanın emeğin ürünü Hoca’ya ithaf başucu kitabını okurlarla buluşturdu. Gültaş, Gökovalı’nın ünlü Merhaba’sıyla başlamış kitaba;

“Dikişsiz ak libaslı baş açık ve yalın kılıçtır YOLDAŞ’lığım, ‘Adem denen denizi arayan ‘ insanın KOLDAŞ’ıyım, Hayatın bana bahşettiği yaşam sürecinde, varlığıyla çoğaldığım ARKADAŞIM, KAFADAŞIM sevgili Prof.Dr.Şadan Gökovalı ağabeyime MERHABA…”

Uzun yıllar savcılık ve hakimlik de yapmış Veysel Gültaş’a göre, “İnsanlığın önünü açan, farkındalığa insanlığa armağan eden farkındalığı yaşatan, o ülkenin destan kahramanları, düşün ve bilim insanları olmuştur. Dünya insanlığını daha yaşanılası bir düzeye onlar ulaştırmışlardır. Bu nedenle de onklar birer ‘epope’, insanlık tarihinin bir kulvarıdır.”

İşte onlardan biri de Şadan Gökovalı’dır!

O, BU İNANCI, BU SAYGIYI BİZE TAŞIYAN, BİZİ UYANDIRAN, UYANDIRIRKEN DE EĞİTEN, SEÇKN AYDINLARIMIZDAN BİRİYDİ.

Şeceresi, Antik Çağ’a dayanır. Homeros oğullarındandır. Ne yazık ki derya içinde olupta deryayı bilmeyenlerdeniz.

“Adam var ki, bahd-i muhit ummandır. Adam var ki, yiyüp içmeyi bilir!” Şadan Gökovalı bir ummandır, bir deryadır. düşrte gördüğünü onun gözüyle gezmeli Anadolu’yu. Özgürlük peşindeki İkaros’un “Kanatlarını güneşe değil, güneşi aşan ve aşacak olan insanlara adadığını” öğreniriz onun yazdıklarından. Ülkesinin toprağına, taşına, ağacına, suyuna sevdalıdır o! Gökovalı, insanlığa ateşi sunan Prometheus gibi aydınlanmanın ışığında, onbinlerce yılda oluşan Anadolu kültürünü bugünlere taşıyıp, bilimin gergefinde dokuyup, bize tekrar sunan bilge insanlardan biridir, çağdaş derviştir.

Epiktetos, “Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel dinleme ve anlama sanatı vardır” der. Hoca, bütün bu özellikleri taşıyandı. “İnsanoğlu, harikalar yaratan bir harikadır!” derdi hep. “Kimi insanlar parantezi çatlatır, doğumu ve ölümü içine alan paranteze sığmaz. “Harika İnsan” Şadan Gökovalı, 82 yılı dolu dolu yaşamıştır. Geride ışığını bırakarak!”

Dünyaca ünlü boyu kadar kitap yazmış mizah ustamız Aziz Nesin, “Şadan şiiri tapınağa soktu, sıra diğer kutsal mekanlarda” demiştir.

Balıkçı’yla bir anı

"Şadan Gökovalı’ya arkadaşım, oğlum desem azdır. Çünkü mevcut insanlar arasında beni temadi ettirecek – daha doğrusu temadi ettirmeye en müsait – insan odur. Ölsem, ölüm bana galebe çalmamış olacak. Çünkü Şadan var…” diyendir “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabaağaçlı. “Her birini canımdan çok sevdiğim Türk gençleri içinde şu üçünü kendime evlat seçtim: Cengiz Bektaş, Şadan Gökovalı, Ayça Abakan” diyen ise, “Mitolojinin Anası” Azra Erhat’tır. “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabaağaçlı ‘yla aralarında geçen konuşmayı, bir makalesinde şöyle anlatır Gökovalı: “Bir gün, bir İzmir gazetesinde okuduğum haberi ilettim ona: ‘Bergama Asklepionunda, Kral Attalos’un sarayı bulunmuş!’ Balıkçı: ‘Neresini düzelteyim’, diye başladı; ‘Bir kez Asklepion’da değil, Akropol’da, kral değil, Konsil Attalos’un; sarayı değil evi! Üstelik yeni değil, 76 yıl önce bulundu Konsil Attalos’un evi…”

Azra Ana

“Aziz okurlar: Şu bellek ne tuhaf şey. Unutup gittiğimiz nice şey, yeri gelince beliriyor. Ama kuşku yok ki; Azra Anam ile ilgili en önemli anım, onun son günlerine ilişkin.

Azra Anam, ölümün, yaşamın sonu olduğunu biliyor; onu son derece soğuk kanlı olarak bekliyordu. Cerrahpaşa Tıp Fakülesi'ne yattı. Zamanın en ünlü iki hukukçusu Suha Umur ile Sahir Erman, onun başında 7/24 nöbet tutuyor; her isteği için gözlerine bakıyor ve ağzından çıkan her sözü not ediyorlardı. Sahir Ustad bana telefon etti; Anamın beni çağırdığını; uçağa binerken, inerken, Hastanenin önüne gelince haber vermemi istediğini bildirdi. Aynen böyle yaptım. Odasına girince, çiçekler arasında onu seçmem kolay olmadı. Gelin gibi süslenmişti. (Zaten “Gelin” sözcüğünü pek severdi.) Bana: -Güzel miyim ey oğul? dedi; -Çok güzelsin Ana!”

Konak’ta Sokağım Var

Sevdiğim çiçek adları gibi Sevdiğim sokak adları gibi (Melih Cevdet Anday)

Muhafazakar yazarlarımızdan Refi Cevat Ulunay (1890-1968), “Mutlu musun” diye soranlara; -Hayır, İstanbulluyum, diye cevap verirdi.

Bana, “Gökovalı mısın?” diye sorsanız; -Evet ama, aynı zamanda Konak ve mutluyum, cevabı veririm.

Ben Şadan kulunuzun İzmir-Konak’a gelişi, gökten zembille oldu.

İzmir'e, ortaokul öğrencisiyken ailemle Fuar'a; lisedeyken “Troyalı Helen” filmi ile İzmir Karması -Macaristan Milli Takımı maçını seyretmeye gelmiştim. 1958 yılı güzünde, yüksek öğrenim için geldiğim İzmir'e (Konak) mitili attım ki; bundan sonra -2 yıl bir buçuk aylık yedek subaylık hizmetim dışında- sürekli ikamet adresimin il hanesinde hep İzmir, ilçe hanesinde Konak yazılı oldu.

Bizim köyde bir söz vardır: “Çalının ardı gurbet.” İlkokulun ilk üç sınıfını, ablalarımın eteğine yapışarak gidip geldikten sonra, son iki sınıfı okumak için, 15 km yakınındaki Ula'ya gönderildiğimde, başta Bebek Teyze ve Akkadın Teyze olmak üzere, köyün kadınları karşı çıkmış: -Bi dene evin bir dene oğlu, okusun diye gurbete mi gönderilirmiş? Bu yetmemiş; daha uzaklara, sırasıyla Muğla, Aydın derken İzmir'e geldim. Okuduğum yüksekokul da, barındığım öğrenci yurdu da, bir ay geçmeden çalışmaya başladığım Ege Ekspres Gazetesi de Konak'ta idi. Lamı cimi yok, Konak kaderim olmuştu. Hepsini teker teker saymam olası ve gerekli değil ama; Gazetecilik Başarı armağanlarını, “Yılın Gazetecisi” ödülünü; TRT'de iken TDK “Radyo-TV Dil Ödülü”nü Konak'ta kazandım. Üniversite Bilim Doktoru, Üniversite Doçenti ve Üniversite Profesörü unvanlarını hep Konak'ta kazandım. Üniversiteye başlamamdan iki ay geçmeden, fikrimin rehberi olacak Halikarnas Balıkçısı ile tanıştım; Turizm Bakanlığının İzmir'de düzenlediği kursu bitirerek, o zamanki adıyla “Profesyonel ülkesel tercüman rehber kursu” sertifika ve kokartı aldım. Bu bana, Anadolu'yu tanımam açısından muhteşem bir pencere açmasının yanı sıra, turistik kitaplar yazmama yaradı. Turizm yarışmalarında birçok birinciliğin yanı sıra, 1968 yılında, ilk bilimsel kitabım diyebileceğim “Yedi Bilge, Yedi Harika, Yedi Kilise, Yedi Uyuyanlar” kitabımı (1968) yayınladım. Üç yıllık rehberken yayınladığım bu kitabıma Balıkçı'nın yazdığı “Son Söz”, yaşamımın onur sayfaları arasında yer aldı: “Şadan Gökovalı'nın yedilere değgin kaleme aldığı bu yazı, uygarlık tarihinde Anadolu'nun büyük payına işaret ettiğinden başka; turizmde hep üstün bir uygarlık iddiasıyla Anadolu'ya rakip olarak şımartılanlara, bilgiye dayanan bir cevaptır...

Bu mehaz (kaynak) yoksulluğunda Şadan Gökovalı'nın yazıları... alkışlanacak bir davranıştır.” Kim ne derse desin, övgü, teşvik ve ödüller, insanın yaşama sevincine ve yaratma gücüne destek olur. Ben de kurtulma hızını almıştım. Telif, derleme ve vefa amaçlı olarak, imza attığım kitap sayısı, Konak'ta yaşadığım yılların sayısından eksik değildir.

Muğla'daki onurlandırılmalara da hep kendim Konak'ta yaşarken nail oldum.

2020 yılı itibariyle 81 yaşımda ve 61 yıldır bu muhteşem Konak'ta otur(m)uyor, çalışıyorum.

Öyle ki; adımın verildiği sokağın şimdi kocaman erişkinler olmuş çocukları:

-Biz, Şadan Hoca'nın daktilo sesleriyle büyüdük, derler.

Beynim parmaklarına hükmettiği sürece bu eylemim sürecek.

Ne zaman bir yaşamak düşünsem; İzmir ve Muğla'daki vefalı insanlar gelir hatırına ve dua ederim: “Sebep olanlardan Allah razı olsun!..”



Gazeteci

Gazetecilerden Atilla Köprülüoğlu'nun, yazıları için seçtiği mottoyu fark edeniniz vardır: “Gazeteci çağının tanığıdır” Öyle midir? Daha doğrusu gazete ve gazetecilik nedir? İzmir'de basın toplantısı yapan popüler bir sanatçı, görüşmeyi açarken bir soru sormuştu: - Arkadaşlar, gazete nedir? Nereden çıkmıştır bu, Türkiye'de tarihçesi nedir?

***

Genç meslektaşlarımın, susmayı yeğlediklerini gördüm. Elbette orada, gazetecilik okulundaki gibi ders verir tavırla konuşamazdım, diyemezdim ki: “Gazete sözü, İtalyancadan dilimize geçmiştir; aslı 'gazetta'dır ve ilk zamanlarda gazetenin satış fiyatı olan küçük İtalyan para biriminden gelir: - Al bir gazete, ver bir gazete falan derken bu terim basılı nesnenin adı olmuş.

Gazetelerin başlangıcı, Roma Senatosu kararlarını halka duyurmak için mermer duvarlarına yazılan bildirilerine dayanır. Bunlara 'Acta Senatus' (Senato'nun İşleri) deniliyordu. Okuma bilen birinin okuduğu bu metinleri, orada bulunanlar dinlerdi. Halkın gösterdiği ilgi yüzünden “Acta Diurnaé (Günün Olayları) adı verilen, daha genel konulara değinen yazılar kazınır oldu mermerlere. Türkiye'de ilk resmi gazete “Takvim-i Vekayi”, ilk özel gazete “Tercüman – ı Ahval (Hallere Tercüman) olduğunu falan söylemedim elbette. Ama, biraz da üniversitede okuttuğum dersler kapsamında, gazeteciliğin ne olması gerektiğini, bizde durumun ne olduğu kafamı hayli yorduğu olmuştur. Başlangıçta yapılan en büyük hata; yetenek, beceri ve eğitimine bakılmaksızın, hemen hemen her önüne gelenin gazete veya ajanslarda işe alınmasıdır. Bunun gerektiği en vahim tehlike, böyle kişilerin kendilerini “müptedi” (yeni başlamış) iken “mükemmel” (yetkin) sanmalarıdır. Böyle tıfılların, yaşları kadar deneyimi olan ağabey veya ablalarını küçük görürler. Korkunç bir durum, böyle yeni yetmelerin asparagas (şişirme, düzmece) haber yapmalarıdır. Bu zavallılar, gazetecinin 'haber yapmayıp, haber yazmadığını' nereden bilecekler! Okuduğundan fazla yazmaya kalkman, felaket olur. Galiba okumak da yeterli olmuyor. Elimizde kesin istatistiki rakam yok ama; ülkemizde mantar gibi çoğalan iletişim fakültelerinden “aliyy-ül-a'la” (en üst derecede başarı)ile mezun olmuş iletişimci adaylarının yaklaşık yüzde 10 kadarı kendisine bu dalda yer bulabilmiş ve orada tutunabilmiştir.

Gerçek anlamda gazetecilik yapılabilmesi için; yapıldığı ülkenin gazeteyi çıkaranın ve bizzat gazetecinin kendisinin özgür olması zorunludur. Kitaplarda yazılıdır, bağımsız olabilen ve/veya kalabilen üniversitelerde öğretilen bir bilgi vardır: İkinci Abdülhamit dönemindeki sansür, bizde bazı zamanlardakinden daha az tehlike ile atlatılabiliyordu. Zira o zaman, mevkuteye (basılı yayın organı) girecek haber, yazı ve görsel malzeme, basılmadan önce Sansür Kurulu'na veriliyor, ancak “icazet” (izin) alınırsa yayınlanabiliyordu. Diğer şekilde yazan veya yayıncı, kullandığı yazılı ve görsel malzemede suç var sayıldığını, o nesnenin yayından sonra, kendisine suçlama yöneltildiğinde fark edebiliyordu. Sonra efendimiz, neler niçin sakıncalı, zararlı görüldüğü için yazan veya yayınlayan suçlanıyordu? En çok önümüze konulan gerekçe şudur: - Milli menfaat (ulusal çıkar) Peki, ya haberin menfaati? Bu konuda, geçerliliğini yitirmeyecek bir deneyim yaşandı: Hatırlayanınız vardır. 2 Nisan 1982'de Arjantin'in Falkland ve Güney Georgia adalarını işgal etmesi üzerine, tarihe “Falkland Savaşı” diye geçecek olan Arjantin- İngiltere kapışması patlak verdi. İngiliz İşçi Partisi Hükümeti, BBC'nin bir yayınının “İngiltere'nin ulusal çıkarlarına aykırı” bularak tartışma konusu yaptı. (TRT'yi kurarken bizim de örnek aldığımız) BBC yetkilileri; “İngiltere'nin menfaati varsa, haberin de menfaati vardır. Haberin kimin yararına olduğuna değil, önem ve doğruluğuna bakılır” savunması yaptı. Sonunda ne oldu? Hükumet BBC'yi (Britanya Yayın Kurulu) haklı buldu ve bizzat İşçi Partisi Lideri ve Başbakan H.Wilson, BBC'den özür diledi. (Kimse, “aynen bizdeki gibi” demeye kalkmasın.)

***

Yazıyı şuraya getirmek istiyorum: Gazeteciliğin mesleğini yapma özgürlüğü, ona da mesleksel sorumluluk yükler. 1959'dan beri bu işin içinde, 1979'dan beri “Basın Şeref Kartı” taşıyan ve 1980'den bu yana bu mesleği üniversite düzeyinde öğretmeye çalışan biri olarak, Türkiye'de gazeteciliğin zorluk ne ve sorunlarını az buçuk biliyorum. Bu “ahval ve şerait” (haller ve şartlar) altında bile gazetecinin görevi; mesleğini bilinçle ve namuslu olarak icra etmesidir. (6 Ekim 2018-9 Eylül)
 

Mustafa Balbay’dan Anadolu Bilgesi’ne

31 Ocak 2021 Pazar günü Türkiye, büyük tarih ve kültür anlatıcısını yitirdi. Prof. Dr. Şadan Gökovalı 82 yaşında aramızdan ayrıldı. 82, nüfus cüzdanındaki yaşı. Prof. Gökovalı, 10 bin yaşında ya var ya yoktu! Anadolu’nun binlerce yıllık tarihini öylesine özümsemişti ki!

Homeros’tan mı söz ediyor; sanki az önce onun yanından ayrılıp gelmiş gibiydi...

Afrodisias antik kentinin heykel okullarını mı anlatıyor; sanki milattan önce 4., 5. yüzyılda kuruluş günlerine tanıklık etmiş gibiydi... Ege kıyılarının her kıvrımındaki ağaçların öyküsünü mü yazıyor; sanki ağaçla birlikte büyümüş gibiydi... Gazetecilik, yazarlık, akademisyenliğin yanı sıra çok usta bir anlatıcıydı. Anlattığı kişiyi, olayı yaşardı. 1990’da en verimli çağında kaybettiğimiz arkeolog Prof. Dr. Kenan Erim, bu topraklardaki uygarlıkları şöyle anlatırdı:

“Grek, Roma, Bizans yok, Anadolu var!” İşte Şadan Hoca, bunun ete kemiğe bütünmüş şekliydi.

***

Halikarnas Balıkçısı adıyla ünlenen yazar, araştırmacı Cevat Şakir Kabaağaçlı, onun üretime ve yardımlaşmaya dönük çalışkanlığını o kadar çok sevdi ki “manevi oğlum” dedi. Arkeolog, yazar Azra Erhat da onu tanıdıktan sonra bırakmadı, “Ben de onun manevi annesiyim” dedi.

Halikarnas Balıkçısı’nın ölümünden sonra da bütün ürettiklerinin esere dönüşmesi için çaba harcadı, başardı. Şadan Hoca’nın ezberinde 5 bin kadar şiir vardı. Bunlar yazının icadından başlayıp bugüne kadar gelen şiirlerdi. Zafer Keskiner’in Salihli Belediye Başkanlığı döneminde başlayan “Salihli Şiir İkindilerinin” mimarıydı. Kimleri çağırmamıştı ki?

Cahit Külebi, Necati Cumalı, Ülkü Tamer, Fazıl Hüsnü Dağlarca... Şairler kendi şiirlerini okurken arada unuttukları olurdu. Sorun değil; Gökovalı hemen devamını getirirdi. Bütün bu özellikleri onu aynı zamanda turizm rehberi yaptı. Sadece rehber değil, rehberlerin rehberi yaptı. Tarihten, kitaplardan, ustalarından öğrendiğini kendi anlatım gücünü de içine katarak sonraki kuşaklara aktardı.

***

Şadan Hoca aynı zamanda gazetecilerin de gazetecisiydi...

Onu 1977 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde tanıdım. Hocamızdı, meslek büyüğümüzdü, ağabeyimizdi, arkadaşımızdı...

Bize sadece sınıfta ders anlatmakla kalmadı. Bergama, Didim, Afrodisias’ı gezdirip yerinde öğretti. 1980’de son sınıfa geldiğimizde Şadan Hoca da bizim için mesleğe başlamanın yollarını arıyordu. Kasım başıydı. Dersin başında bir duyuru yaptı:

“Arkadaşlar, Gazete İzmir adıyla yeni bir yayın organı başladı. Çalışmak isteyen dersten sonra yanıma gelsin...” Dersin bitimiyle Şadan Hoca’nın yanında bittim. “Gazetenin Haber Müdürü Levent Bimen’i gör”, dedi. 11 Kasım 1980’de Levent Abi’nin, “madem geldin, hadi başla” demesiyle mesleğe adımımı attım. Şadan Hoca’yla bağımız hiç kopmadı. Sanırım onu tanıyan kimsenin bağı kopmamıştır. Şadan Hoca şimdi çok sevdiği Gökova’da Oktay Akbal, Halet Çambel ve Nail Çakırhan’larla birlikte... 8 yıl önce konuşma yetisini büyük ölçüde yitiren o anlatım ustası son nefesine dek yaşamdan, yazıdan kopmadı. 10’a yakın dergi ve gazeteye yazı gönderiyordu. Son yazısı düzenli yazdığı 9 Eylül gazetesinde yayımlandı. Kurtdereli Mehmet Pehlivan üzerineydi. Bu topraklara verdiğin, bize öğrettiğin her şey için teşekkürler... Anadolu toprağı gibi bereket, Anadolu taşı gibi zarafet dolu Şadan Hocam...

Bütün yüzüne yayılan gülümsemen yüreğimizde şimdi...(7 Şubat 2021-Cumhuriyet)



 

Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2022, 14:13
banner123
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner101

banner100