banner135

İZMİR’İN KURTULUŞ DESTANI

İZMİR’İN KURTULUŞ DESTANI

Yaşar Aksoy 

Ilgın… Süvarilerin taarruz öncesi karargahı..

Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz öncesinde 20-21 Ağustos 1922 gecesi cephe karargahında yanında Fevzi Paşa ve İsmet Paşa olduğu halde ordu komutanlarını toplayarak harita üzerinde yapılacak taarruz hakkında son plânları açıkladı ve topluca enine boyuna harp taktiklerini tartıştılar. Bu toplantıya 5. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa da katıldı.

Cephe karargahı, 24 Ağustos 1922 tarihinde Akşehir’den taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına nakledildi, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşın idare edildiği Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha geçtiler.

Türk ordusu taarruz öncesi gizlilik ilkesi doğrultusunda hazırlıklarını ustaca tamamladı ve Başkumandan cephe hattına yaptığı gezilerle askerin genel durumu yanında harbe hazırlık düzeyini de derinlemesine incelemişti. Bu arada Türkiye’de bulunan Sovyet elçilik heyeti ile Azerbaycan heyetinin, Türklerin Anadolu’da işgalcilere karşı sürdürdüğü azimli harekatı yerinde göstermek maksadıyla Batı Cephesi'ne götürülmeleri gerçekleşti. Başkomutan, Türkiye’nin dostu olan ülke temsilcilerine Türk ordusunun harbe hazırlık durumunu yerinde göstererek siyasî anlamda Sovyetler ve Azerbaycan’ın desteğini sürdürmelerini amaçladığı gibi, onlar vasıtasıyla dış dünyaya bir mesaj vermek, kendi kendisine yeterlilik ilkesi ile ordusunun ikmal ve iaşesini tamamlayan Türk milletinin başarıya çok yakın olduğunu göstermek istedi.

Başkumandan ve Sovyet-Azerbaycan heyetleri cephe çizgisinde sürdürülen hazırlıkları yakından ilgi ile takip edip yetkilileri kutladılar. Başkumandan'ın Sovyet-Azerbaycan heyetleriyle birlikte Batı Cephesi'ne yaptığı bu ziyaret, İngiliz Gizli Servisi tarafından takip edildi ve Mustafa Kemal Paşa’nın Sovyetlerle çok yakın ilişkiler başlattığı yolunda değerlendirmeler yapılmasına yol açtı, bu gelişme İngilizler'in endişeye kapılmalarına neden oldu.
Ilgın yöresi, Büyük Taarruz harekatı öncesinde ordunun en hareketli vurucu gücü olan 5. Süvari Kolordusu'nun toplandığı ve yoğun eğitim faaliyetlerini sürdürdüğü bir yerdi. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa, 10 bin kişiye ulaşan kolordusunu yaklaşık bir yıl kadar (Ekim 1921-Ağustos 1922) burada geceli gündüzlü eğiterek savaşa hazır hale getirmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Nisan 1922 günü Ilgın’a Sovyet delegeleriyle yaptığı ziyaret esnasında Süvari kolordusunun resmî geçidi, heyet dahil bütün delegeleri etkiledi.

Ilgın tatbikatı, Sovyet heyetinde Türk ordusunun bu muharebe sonucunda Emperyalizme karşı başarıya ulaşacağı inancının yerleşmesine yol açtı. Sovyet Heyeti'nin Ankara’ya dönüşünden yaklaşık 10 gün sonra 15 Nisan 1922 tarihinde icra edilen 5. Süvari Kolordusu manevrası ise, Mustafa Kemal Paşa’nın deyimiyle muhteşem olmuştu. Süvariler gerçek muharebe araç-gereç ve silahlarıyla icra ettikleri manevrada Başkomutan’ın haklı olarak gurur duymasını sağladılar.

Türk ordusundaki süvari kolordu ve tümenleri, o sırada modern harp öncesi dönemin manevra kabiliyeti en yüksek kesimini oluşturdukları için, bu süvariler ciddi eğitimleri sayesinde Büyük Taarruz’da başrolü oynadılar ve çok önemli başarılara imza attılar. Büyük Taarruz ve İzmir’e uzanan inanılmaz takip harekâtında Türk süvarileri yıldırım hızıyla Yunanlılara saldırdılar, kısa sürede zaferin kazanılmasında önemli bir rol üstlendiler.

(Kaynak: 1) İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu – Fahrettin Altay – İlk tabı 1925 – İnsel Kitabevi 2)Kerrar Esat Atalay ile Zaman Tüneli – Yeniçağ – 17.7.2015)

Zekice hazırlanmış “Sad Planı” neydi?

Sad Planı, Mustafa Kemal’in subaylarıyla Büyük Taarruz'un stratejisini ve taktiğini belirlerken kullandığı Arapçadaki “sad” harfidir. Neden sad harfi? Çünkü savaş sahasında Türk ordusunun dizilişi sad harfini andırır (Bu harf ucu açık yatay bir torba şeklindedir). Türk ordusu, Sad Taarruz Planı için Sakarya savaşından sonra ciddi bir hazırlık evresi geçirmiştir.

Mustafa Kemal, “Sad” için subaylarının hepsinin görüşünü alır. Ordunun neleri yapabileceği ya da neleri yapamayacağı iyi analiz edilir. (Ayfer Özçelik, “Büyük Taarruz’a Hazırlık, Sad Taarruz Plan Tasarısı” Büyük Taarruz 70'inci Yıl Armağanı, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1992, s.101.)

Mustafa Kemal Yunan ordusunu planına yerleştirirken dört bir yandan çevirmeyi düşünmemiş ve bir noktayı açık bırakmıştır. Burada amacı düşman ordusunun kaçmasına olanak sağlamaktır. Böylece dağılan düşmanı takibe başlayıp imha etmeye yönelik bir plan hazırlamıştır. Düşmanı İzmir’e doğru kaçması yönünde bir harekat planlamıştır.

Burada önemli bir nokta da şudur: Kaçarken Yunan ordusu Türk köylerine zarar vermesin diye hızlı bir şekilde süvari gücüne başvurmuştur. Adeta Türk süvarileri 3-4 saat içinde geri çekilmeye başlayan Yunan askerlerini takibe başlamıştır ve herhangi bir şekilde yağmaya fırsat vermemektir amaç. Bunda da Fahrettin Altay ve süvarileri oldukça başarılı olmuştur. (Askerlerin Tarihi: Yanındakini Yaşatanlara (Blog) - Büyük Taarruz’da Fahrettin Altay ve Atlı Askerleri – Onurcan Şar – 5.1.2015)

Yunan işgal marşı nasıldı?

Taarruza hazırlanan tüm Türk ordusu mensuplarının hedefi İzmir’i kurtarmaktı. Çünkü Yunan işgali, vatanın yok olması demekti. Yunan işgal marşı bunu belgeler.

Yunan Ordusu’nun Ege’yi işgal ederken söylediği bir marş vardı. Megalo İdea takipçisi siyasilerin ve militarist generallerin isteği üzerine bu marşın kamçıladığı Yunan’ın ana kuzusu evlatları Anadolu’ya öyle bir kin ve zulüm taşıdılar ki, Anadolu’dan kaçıp giden tüm Osmanlı Rumları'nın vebali hiç şüphesiz onların hanesine yazılmıştır. O marşı yazalım:
Şimdi füstanella* İzmir’e geldi
Fes ortadan kalkacak
Türk’ün kanı akacak!

Şimdi İzmir’e geldik
Ayasofya’ya uçalım!
Camiler yerle bir edilecek

Ve onların üzerine
haç dikilecek!

*(Füstanella: Efzon askerinin pileli eteği)

Büyük Taarruz, büyük zafer: 30 Ağustos 1922

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde ve halkın ordusunun muazzam fedakarlığı ile gerçekleşen Büyük Taarruz, Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanacaktı; böylece tüm Batı Anadolu toprakları Yunan askeri kuvvetlerini çizmesinden kurtarılacak ve bağımsızlığa giden yolun kapısı açılmış olacaktı.

20 Temmuz 1922'de kendisine 4. kez başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal, işgalcilere karşı hazırlıklarını çok gizli yürüttü. Bunun başlıca iki nedeni vardı; gereken cephane ve malzemeyi toparlayabilmek, savaş için yeterli asker sayısına ulaşmak. Bu amaçlara ulaşınca taarruz için düğmeye basılacaktı

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Garp Cephesi Kumandanı İsmet İnönü ve Birinci Ordu Komutanı Nureddin İbrahim Konyar (Sakallı Nureddin Paşa), bir araya gelerek taarruz ile ilgili son detayları görüştüler hatta bu arada büyük taarruz öncesinde yabancı diplomatlara bir çay partisi bile verilerek gerçek amaç gizlendi.

Hemen ardından da milli mücadelenin en kritik savaşlarından biri olan Büyük Taarruz için düğmeye basıldı. Türk ordusundaki asker sayısı 207 bin civarında, Yunan askeri sayısı ise yaklaşık 225 bindi. Yunan ordusunun silah ve cephane konusunda Türk ordusuna karşı sayıca üstünlüğü vardı. Hava desteğinde ise Türk ordusunun gücü, karşısındaki orduya göre yok denecek kadar azdı. İki ordu arasındaki savaş, piyade ve süvari birlikleri arasında geçecekti.

Türk süvari birlikleri yani Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu, kendilerine düşen hayati görevi üstün gayretle yerine getirerek hem Yunan merkezi askeri gücünün kuşatılmasında daha sonra takip harekatında inanılmaz şekilde çarpışarak savaşın kazanılmasında önemli rol oynadı. Teğmen Ali Rıza Akıncı, bu süvari kolordusunun 2. Süvari Tümeni, 4. Alay, 2. Bölük Süvari Takım Kumandanı idi.

26 Ağustos gecesi Afyon'da başlayan Büyük Taarruz’u Mustafa Kemal, bizzat kendisi yönetti. Birçok cephede bulunan Mustafa Kemal'in savaş meydanlardaki büyük tecrübesi, buradaki savaşın kazanılmasında da önemli rol oynayacaktı.

Nazım Hikmet, Büyük Taarruz Zaferi’ni anlattığı şiirinde savaşın başlangıç anlarını şu sözlerle tasvir eder;

“Dağlarda tek, tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu. Paşalar: “Üç” dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.

Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.”

Türk topçu bataryalarının müthiş ateşi, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı. Yaklaşık yarım saat süren yoğun bombardımanla Yunan mevzileri büyük yıkıma uğratıldı. Piyade birliklerinin taarruzu sayesinde kısa sürede Tınaztepe, Belentepe ve Kalecik bölgeleri geri alındı. Bu sırada cephe gerisine sızan süvari birlikleri de, Yunan ordusunun İzmir-Afyon iletişim bağlantısını kesmeyi başardı. Kuş uçmaz bir kuşatma yaparak Yunan ordusunu çelik bir çember içine aldılar.

Süvari kolordusunun eşsiz başarısı

Büyük Taarruz 26 Ağustos sabaha karşı başlasa da, Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu'nun harekete geçmesi bir gün önce, ayın 25’idir. Ahır dağlarından gizlice ve hızla geçen süvariler, 26 Ağustos sabahı 05:00’de başlayan top atışıyla ileri atılmak için can atmakta, kanları kaynamaktadır.

Süvariler, sabah 08:30’da Sincanlı mevkiine inerler. Sandıklı- Afyon yolu garanti altına alınınca telsizler ve diğer iletişim araçları cepheye getirilir ve ustalıkla kurulur. Fahrettin Altay komutasındaki bu kahraman 5. Süvari Kolordusu, saat 09:00 olduğunda Yunan piyadesinin arkasına inmiştir. Kuşatma başlamıştır.

Bu durum Yunan cephe kumandanlığında ciddi bir telaşa ve ürküntüye sebebiyet verir. Çiğiltepe-Tınaztepe ardındaki Yunan bağlantı hatları kesilir. Başkimse Tren İstasyonu, ilk imha edilen Yunan ikmal hatlarındandır.

Türk süvarisi ilerlemeye devam eder ve 28 Ağustos tarihinde Yunanlılar'ın İzmir yoluna doğru takibat devam eder. Artık 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Savaşı’nda Türk topçu ve piyadelerinin işi kolaydır. Süvari kuşatmayı tamamlamış, hücuma geçmek üzeredir. Zafer yakındır!...

Büyük Taarruz ve eşsiz zafer

30 Ağustos 1922’de Türk ordusu, Eskişehir-Afyon hattını savunan Yunan ordusunun Afyon güneyi cephesini yarmış, İzmir’le irtibatını keserek çember içine aldığı kuvvetleri de imha etmişti.

Taarruz esnasında İzmir’deki Yunan Küçük Asya Ordu Komutanı General Hacıanesti, Kütahya güneyinde General Diyenis komutasındaki ihtiyat kolordusunu Afyon bölgesine sevk etmiş ve bu bölgedeki kuvvetleri 1. Kolordu Komutanı General Trikopis emrine vermişti. Eskişehir bölgesinde General Sumalis komutasındaki Yunan 3. Kolordu birlikleri, karşısındaki Türk 2. Ordusu ile savaşmakta idi.

30 Ağustos gecesi genel durum şöyle idi; Kuzeyde Yunan 3. Kolordusu Eskişehir bölgesini savunmakta, güneyde General Trikopis komutasındaki 1. ve 2. Kolordular kuşatılmış bir durumda, Kızıltaş Vadisi’nden çıkıp yolları aramakta idi. Trikopis grubundan ayrı düşen General Franko komutasındaki 1. Tümen de, Dumlupınar mevzilerinde tutunamayınca Banaz'ın doğusuna savunma için çekilmekteydi. 26 Ağustos’ta başlayan beş günlük muharebelerde, Yunan Küçük Asya Ordusu'nu cephedeki 12 tümeninden beşi büyük kısmı ile imha edilmişti. Kalanlar da ağır silah ve araçlarını alarak darmadağınık bir şekilde İzmir’e doğru kaçarken asıl amaçları, Türk birlikleri ile aralarındaki mesafeyi olabildiğince açmaktı.

Geri çekilmeye başlayan Yunan ordusu ile Türk askerleri arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Türk ordusu, Yunan askerlerini takibi sürdürdü. Yunan askerlerinin Afyon’u terk etmesinin ardından Türk ordusu 27 Ağustos'ta kente girdi. Cepheye her türlü desteği veren kahraman halk, askerleri coşkuyla karşıladı. Afyon’un kurtuluşu, düşman kuvvetlerinin sıkışmasına yol açtı. Yunanlılar demiryolu hakimiyetini de kaybetti. Türk askerleri, 30 Ağustos günü ise Kütahya’ya vardı.

Dört gün süren Büyük Taarruz, Dumlupınar Meydan Muharebesi (Başkomutanlık Meydan Muharebesi) zaferiyle taçlandırılacaktı. Bu savaşta Türk ordusu yaklaşık 2 bin 500 kayıp verirken, Yunan ordusundaki ölü sayısı ise 8 bini aşacaktı.

Türk Batı Cephesi, savaşın altıncı günü, yani 31 Ağustos’ta inisiyatifi tamamen eline aldı. Güneyde 1. Kolordu ve Süvari Kolordusu ile Trikopis ve Franko gruplarına taarruz ve takip harekâtına devam ederken diğer kolorduları (2, 3, 4 ve 6) İzmir istikametini kapatacak şekilde ileriye yanaşıyorlardı.

31 Ağustos akşamı Mustafa Kemal Paşa tarihi emrini yayınlamıştı: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri...” Bu tarihi emirle 1 Eylül sabahı Franko grubuna taarruz eden 1. Kolordu kısa sürede Yunan savunmasını çökertmiş, Franko grubu hemen Uşak’ın 50 kilometre batısına çekilmeye başlayınca alev alev yanan Uşak akşama doğru kurtarılmıştı.

Kuşatılan Trikopis grubunun Murat Dağı’nın kuzeyinden geçip Uşak’ta Franko grubu ile birleşme çabaları, Türk süvarilerinin taarruzları ile akim kalmıştı. Çekilme imkanlarını kaybeden General Trikopis, yolsuz ve geçit vermeyen Murat Dağları'nın güneyinde, 2 Eylül günü yanında General Diyenis ile beraber 500 subay ve 5 bin askerle çaresiz teslim olmuştu. Artık Yunan Küçük Asya Ordusu güneyde İzmir, kuzeyde de Bursa istikametinde iskelet halinde, canlarını kurtarmaktan başka hedefleri olmayan, alev makineleri gibi geçtikleri yerleri yakıp yıkan vahşi bir sürüyü andırıyordu. Nitekim aynı gün kuzeyde de Türk ordusu Eskişehir’e girmiş, böylece bir yıldır Yunan ordusunun elinde bulunan Eskişehir-Kütahya-Afyon hattı tamamıyla Türk ordusunun kontrolüne geçmişti.

3 Eylül günü taarruzun dokuzuncu günü idi. İzmir demiryolunun kuzeyinde 1'inci, güneyinde 2'nci Kolordu, daha kuzeyde de 5. Süvari Kolordusu, Franko grubunu kovalamakta idi. Kuzeyde de İnönü mevzilerini ele geçiren 3. Kolordu, Bursa istikametine çekilen Sumalis grubunu takip etmekteydi. 4 Eylül günü Yunan ordusunun artık ne belirli bir cephesi ne de bir mukavemeti kalmıştı. Afyon’dan beri geçtiği her yeri, köyleri-kasabaları yakıp yıkan, masum insanları katleden zalim Yunan ordusunun eşkiyadan farkı kalmamıştı.

5 Eylül günü, Franko grubu Alaşehir hattını boşaltarak Salihli’ye çekilmiş, kuzeyde de Bozüyük’ü kurtaran 3. Kolordu, Bursa istikametinde ileri harekata devam etmekte idi. 5 ve 6 Eylül’de cephelerde kovalama sürerken, bir kısım kaçak askerlerle ihanet içindeki yerli Rum ve Ermeniler İzmir’e akın ediyor, Yunan ordusunda firar ve kaçak, soygun ve katliam önlenemiyordu. Yunan askerleri bir düzen içinde çekilmiyor, hızla kaçıyordu. Türk ordusu ile aradaki mesafe 50 kilometreyi bulmuş, bir taraftan da İzmir ve Çeşme limanlarından deniz yolu ile tahliyeye başlanmıştı.

7 ve 8 Eylül günleri de Türk ordusunun ileri harekatı, Yunan askerlerinin de kaçışı devam etti. 8 Eylül’de süvarilerimiz Manisa’ya kurtarmıştı. Bu arada İzmir’in işgalinden beri bölgedeki mukavemet harekâtı icra eden Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey de milisleri ile birlikte ve cephe komutanlığı ile koordine ederek, 4 Eylül’de Bigadiç’i, 6 Eylül’de de Balıkesir’i zalim düşmandan kurtardılar. Onbeş gündür at sırtında düşmanın yakasını bırakmayan 5. Süvari Kolordusu, 1. ve 2. Süvari tümenlerinin müşterek harekatı ile karşılarına çıkan mukavemeti kırdıktan sonra 9 Eylül saat 09:00’da Bornova’ya ulaşacaktı.

Bütün Ege alev alev yanıyor

İstanbul’daki Falih Rıfkı o günleri şöyle anlattı: “İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak iki büklüm köprüye indik. Bütün Türkleri yas içinde bulacağımı sanıyordum... Meğer bütün karargahı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz. Ben ömrümde hiçbir edebi eserde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.”

Bu sevinç bütün yurdu sarmıştı. Hiç işgal görmemiş, üç buçuk yıl küstah ve zalim Yunan çizmeleri altında inleyen Anadolu halkı kurtuluşunu kutluyordu. Nasıl kutlamasınlar ki?.. İşgal ettikleri her yeri soyup soğana çevirmiş, işbirlikçi mahalli Rum ve Ermenilerle Türk halkına yapmadıklarını bırakmamışlardı.

Küstah ve zalim Yunan ordusu sadece işgal zamanı değil bozguna uğrayıp İzmir’e doğru kaçarken; bir alev makinesi gibi evleri, köyleri, kasabaları, harmanları, yiyecekleri yakmışlar, insanları katledip kuyulara atmışlar, hayvanları sürüp götürmüşler, su kuyularını ve kaynaklarını tahrip edip kapatmışlar, kadın ve kızların ırzlarına geçmişlerdi.

48. Yangın Tümeni

Yunan Ordusu bünyesinde Albay Plastiras komutasında “48. Yangın Tümeni” kurulmuştu, buna bağlı olarak kundaklama da ustalaşmış Yangın Bölükleri oluşturuldu. Bu bölükler; köy, kasaba ve şehirleri yağmaladıktan sonra, harmanları ve kullanmadıkları yiyecek ve erzakları bölgeyi terk etmeden önce yakıyorlardı.

Yunan ordusunun hemen ardından Uşak’a giren birliklerimiz, halkın da yardımı ile yangınları söndürmeye uğramışlarsa da 1785 ev, 636 dükkan ve 12 cami ve mescitin kül olmasını önleyememişlerdi. Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa da şahit olduğu Uşak yangınını şöyle anlatıyordu: “Uşak’tayız, İzmir’e devam edeceğiz. Her taraf yanıyor. Topları ile tüfekleri ile düşman kıtaları uğradıkları yerleri bir şey bırakmaksızın yakıyorlar. Halk canını dağlara atarak, köylerin şehirlerin dışına kaçarak kurtarabiliyor.”

İsmet Paşa yangını çıkaran Yunan tümeninin esir olan komutanına bu vahşetin hesabını sordu. Tümen Komutanı “Söz dinletemiyoruz, ordu da düzen disiplin kalmadı, çok özür dilerim” cevabını vermişti.

Yine Gediz-Uşak istikametinde çekilen Yunan birlikleri de rastladıkları Gümüşköyü ve Değirmen Köyü’nü yakmışlar köyde sağ buldukları 150 kadını da beraberlerinde götürmüşler. Daha sonra hiçbir haber alınamayan bu kadınlar köylerine de dönmemişlerdi. Yerli Rum ve Ermeni çeteleri de bu cinayet ve katliama katılıp yardımcı oluyorlardı.

4 Eylül’de Uşak-İzmir demiryoluna yaklaşan 1. Süvari Tümeni'nin 21. Süvari Alay Komutanı bölgedeki Dorasilli köyünde, yakılmak üzere birkaç eve doldurulan köy halkını kurtarmış, uzakta da yanmakta olan Alaşehir kasabasının dumanlarını fark etmiş. Meğer düşman köyde sadece iki ev yakabilmiş, diğer üç evi yakmaya fırsat bulamamış. 4 bin 500 mamur, oturulabilir evleri, binaları olan Alaşehir’in ise evleri, camileri, dükkanları, bağları, bahçeleri bir uçtan bir uca kül olmuştu. Alaşehir’de kendini yanmaktan kurtarabilen, sadece 27 ev, evet sadece 27 ev kalmıştı. Alaşehir yanarken yerli Rumlar ve Yunan askerleri şehri son akçesine kadar soymuşlar, 600 Türk’ü de süngü ile katletmişlerdi.

Yangından Turgutlu ve civar köyler de nasibini almıştı. Güzelim Anadolu alev alev yanıyor. İzmir bu furyadan kurtulabilir mi? İzmir de yandı. 13 Eylül’de Ermeni mahallesinde başlayan yangın bütün şehri etkisi altına almıştı. Üç günde kontrol altına alınabilen yangında 20-25 bin ev-dükkan yanmış binlerce insan işsiz aç ve açıkta kalmıştı.

(Kaynak: Cumhur Evcil – Önce Vatan - https://www.oncevatan.com.tr/izmir-takip-harekati-makale,39756.html)

İzmir’i ilk gören zabit

30 Ağustos 1922 öğleden sonra Murat Dağı’nın kuzey eteklerinden İzmir’e doğru kükremiş aslanlar gibi akmaya başlayan 5. Süvari Kolordusu’nun en uç noktasındaki süvari birlikleri, Yunanlılarca yakılmış Manisa’yı gerilerinde bırakıp 8 Eylül günü hava kararırken Sabuncubeli’ne varmışlardı.

Sık ormanlarla kaplı, dar ve çok kavşaklı olan uzun geçidin tenhalarında düşman birliklerinin mevzilenmiş olduğunu öğrendiklerinde, güneş battıktan sonra Türk süvarileri atlarından atlayarak mevzilere girdiler ve sabahı beklediler. Gece boyunca Yunanlılar'ın mevzilerinden ayrılarak hızlı biçimde Bornova yönüne geri çekildikleri belli olmuştu.

Türk tarihinin en uzun gecelerinden biri olan ve ucunda özgürlük alevi yanan koyu karanlık saatler biterken, 20. Alay’ın 3. Bölük Keşif Komutanı Teğmen Enver Bey, Bornova ovasını seyreden sırtları düşmanın terk ettiğini ve 15 kilometre ötedeki İzmir’i gördüğünü, gerilerdeki komuta kademesine bildirdi.

Sabahın ilk dakikaları ile birlikte Türk süvarileri, Sabuncubeli’nin yemyeşil ve nazlı kıvrımlarına doludizgin atılacaklardı.

Sabuncubeli... Mevzide bir süvari teğmeni...

Sabuncubeli... 8 Eylül akşamı... Geç saatler... Mevzideki süvari teğmeni, o son geceyi uzun uzun solukladı.

Nedendir bilinmez. Bozkırın ötelerindeki köyünü düşündü. Anasını, kardeşlerini, kaval çalan yaramaz çoban yeğenlerini anımsadı. Gülümsedi biraz. Köyün minaresinden yayılan çağrıyı duyar gibi oldu, irkildi. Yeşil tepelerden akıp gelen koyun sürülerini özledi. Ve, yavaş yavaş köyünden akıp gelen bir su gibi, bir türkü aktı geldi. Dudaklarını yavaşça kımıldattı:

Ankara’nın taşına bak

Gözlerimin yaşına bak

Şu feleğin işi ters döndü

Yunan kaçar, Türk kovalar oldu

Pek şanlıyız. Pek şanlıyız.

Ağladı sanki teğmen. Ve, kısık bir fener gibi sabahı bekledi. Gece karanlık kuyularda uzayıp gitti. Bir türlü bitmek bilmedi. Kurtuluş Savaşı, mevzide sabahı bekliyordu, koca bir ordu nefesini tutmuş sabahı özlüyordu.

Birkaç saat sonra Emperyalizm ile kesin hesaplaşma başlayacaktı.

Şafak söküyordu.

Teğmen atına bindi. Binlerce süvari aynı anda atlarına bindiler. Atlar uysal bir duruşla karınlarına batacak mahmuzu beklediler.

Kurtuluşun şanlı süvari tümenleri

30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Savaşı’nı kesin zaferle sonuçlandıran Türk ordusunun İzmir yönüne atılan rüzgarlaşmış birliklerinin en önünde “Fahrettin Altay Paşa” komutasında 5. Süvari Kolordusu bulunuyordu.

Bu kolordunun 3 tane öncü süvari tümeni, yalın kılıç İzmir’e doğru doludizgin aktılar. İzmir’i yeniden Türk bayrağına kavuşturacak olan, benim “Şanlı Tümenler” dediğim bu birlikleri şu kahraman komutanlar yönetmekteydi:

1 - Birinci Süvari Tümeni: Kurmay Albay Mürsel Bakü (daha sonra orgeneral) komutasındaki bu tümenin öncü kuvvetlerinin bir kısmı, hızla İzmir’e girecek ve Binbaşı Ali Reşat komutasında Kadifekale’ye Türk bayrağının çekilmesinde ana vurucu gücü oluşturacaklardır. Kadifekale’yi ele geçiren süvari birlikleri üç ayrı grubun ortak akışı ile bu işi başardılar (Hiç şüphesiz aralarında yarış halindeydiler).

Bayrak çekme olayında yanyana gelen üç subayın kimlikleri buna işaret etmektedir. 2. Süvari Tümeni 4. Alay Komutanı Binbaşı Ali Reşat Bey, Kafkas Tümeni Süvari Bölüğü’nden Teğmen Besim Kurter Bey, 1. Süvari Tümeni 4. Bölük Teğmeni Celil Bey birlikte Türk bayrağını Kadifekale burçlarında dalgalandırdıklarına göre (resmi belgelerde üç kahraman hakkında da kayıt bulunmaktadır), üç ayrı birliğe bağlı süvarilerin bir yarış halinde Kadifekale’ye vardıklarını apaçık görmekteyiz.

Birinci Süvari Tümeni’nin bir kısmı ise yine yarış halinde (2. Süvari Tümeni ile yarış halindeler) Konak’a çok erken vardılar. Bu tümene bağlı 14. Alay, 3. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Zeki Doğan, yine aynı tümene bağlı 14. Alay, 2. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Fikret Yüzatlı, Akıncı Süvari Müfreze Kumandanı Milis Yüzbaşısı Abdurrahman Özgen birlikte Sarı Kışla’ya bayrak çekmişlerdir. Paket Postanesi’ne bayrak çeken Süvari Muhabere Üsteğmeni Selahattin Selışık da (daha sonra orgeneral),

1. Tümen’e bağlı idi.

2 - İkinci Süvari Tümeni: Kurmay Yarbay Zeki Soydemir (sonradan korgeneral) komutasındaki bu tümen, Bornova-Mersinli-Halkapınar-Alsancak-Kordonboyu-Konak yönünden kente girdi. Tümenin Binbaşı Ali Reşat komutasındaki 4. Alayı, İzmir’i ilk gören askeri birliktir. Ancak, Ali Reşat Bey, Konak yönüne değil, Kadifekale yönüne doğru doludizgin akmıştır.

4. Alay Komutan Muavini Yüzbaşı Şerafettin yönetimindeki iki bölük atlarının nalları Frenk Mahallesi'ni döve döve Kordonboyu’na atılan en öndeki askeri birliktir. Yüzbaşı Şerafettin Bey bir bomba ile yaralanınca Konak Meydanı'na varmaktan geri kaldı.

Meydana ilk varan Teğmen Ali Rıza Akıncı bir kadının verdiği elle yapılmış bayrağı aldı, Hükümet Konağı'na girdi, gönderdeki Yunan bayrağını indirdi, sonra tek başına İzmir Hükümet Konağı’na halkın yaptığı Türk bayrağını çekti. Çok az bir süre sonra konağın balkonuna gelen Yüzbaşı Şerafettin Bey, 2. Süvari Bölüğü Takım Kumandanı Teğmen Ali Rıza Akıncı ve Teğmen Hamdi Yurteri, birlikte Türk bayrağını (Alay sancağını) yeniden göndere çektiler. Bu son karede yine bayrağı eliyle Teğmen Ali Rıza Akıncı göndere çekmiştir (Tüm resmi askeri protokol fotoğrafları bunu ispatlamaktadır). Göndere bayrağı çeken birliğin komutanı olduğu için Yüzbaşı Şerafettin, “İzmir Fatihi” olarak resmen ilan edildi.

3 – 14. Süvari Tümeni: Kurmay Yarbay Suphi Kula (sonradan tümgeneral) komutasındaki bu tümen İzmir’e kuzeyden sarkarak, Menemen ve Karşıyaka’yı düşmandan temizlemiştir. Üsteğmen Zekai Kaur, Üsteğmen Zühtü Işıl, Bombacı Ali Çavuş gibi bu bölgenin kurtarılmasında ön planda olan kahramanlar, 14. Süvari Tümeni’nin en önünde savaşarak Menemen ve Karşıyaka’ya girip bayrak çektiler. Kadın savaşçı Kara Fatma da bu tümenin öncü birliklerinin en önünde at üstünde rüzgarlaşarak akıp geçmiştir.

Fahrettin (Altay) Paşa'nın anlattıkları

Dünyada başka şehir yoktur ki, işgal edilmekle bir kurtuluş savaşını başlatsın, kurtulmakla da o kurtuluş savaşını sona erdirsin. Bu şehir İzmir’dir. Bu bakımdan İzmir’i kurtaran Türk ordusunun Başkumandanı Mustafa Kemal’e ve Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Nurettin Paşa gibi üst kumandanlara, tüm subay ve neferlere şükran borçluyuz.

İzmir’e ilk giren Fahrettin Altay Paşa kumandasındaki 5. Süvari Kolordusu, şehrin ilk kurtarıcısıdır. Fahrettin Altay Paşa’nın (1880-1974) tüm yaşamı cephelerde geçti. İstanbul Rumelihisar Kabristanı’nda uyumakta ve ismi İzmir’in bir meydanında yaşamaktadır.
Fahrettin Paşa’nın “10 Yıl Savaş ve Sonrası” başlıklı anılarından İzmir’in kurtuluşu ile ilgili bir bölümü sunalım. Fahrettin Altay Paşa, Urla’nın değerli simalarından Urlalıoğlu Ömer Ağa’nın torunu ve İzmirli Piyade Albayı İsmail Bey’in oğludur. Babasının memuriyeti sebebi ile İşkodra’da dünyaya geldi. Onu dinleyelim:

“9 Eylül sabahı ortalık ağarırken, Sabuncubeli’nde ilerleyen 2. Süvari Tümeni, 20. Alay, 4. Bölük Teğmeni Enver komutasındaki keşif kolu, düşmanın bu tepelerden kaçmış olduğunu görerek ileri tepelere ulaştı ve harikulade bir manzara ile karşılaştı. Sabah güneşinin tatlı ışıkları altında bir tablo gibi beliren güzel İzmir ve önündeki mavi suları ile Akdeniz ve bunları çevreleyen latif yeşilliklerle yüksek dağlardan oluşan bu tabii tabloda kara noktalar körfezdeki yabancı savaş gemileriydi. Bu bahtiyar subay raporunu yazarken Başkumandan’ın verdiği emir doğrultusunda Akdeniz’e ilk ulaşanın kendisi olduğunu düşünüp heyecana tutulmuştu.

İzmir’e girdik. Nal seslerimiz zafer marşı gibiydi. Konak’ta Hükümet Konağı’nı Yunanlılar kaçmadan önce kapatmışlardı. Bir odacı kadın kapıları açtı. Yüzbaşı Şeref birkaç askerle (Teğmen Ali Rıza Akıncı ve Teğmen Hamdi Yurteri) hemen balkona çıktı ve şanlı sancağımızı öperek direğe çektiler ve selamladılar (Bayrak Teğmen Ali Rıza’nın eliyle göndere çekildi). Sancak yükselirken Ayyıldızının bir kısmına Şeref yüzündeki yaranın kanının bulaştığını gördü ve bu saadete ermekten heyecanını gözlerinden boşalttı. Sonra aşağı indiler. Orada toplanan İzmirliler'in coşkun alkışları arasında kucaklanıyor, öpülüyor, öpülüyor.
Başka taraftan İzmir’e ilk giren 1. Süvari Tümeni 14. Alay öncüsü Yüzbaşı Zeki (daha sonra Hava Orgenerali Zeki Doğan) Konak’taki Sarıkışla’ya bayrak çekti. İzmir’in işgalinde oracıkta şehit edilen Albay Süleyman Fethi ve arkadaşlarının aziz ruhlarını şad etti böylece.
4. Alay Komutanı Binbaşı Reşat ise Kadifekale’ye çıkıp bin senelik bir yüksek burcun üstüne Ayyıldızlı bayrağı dikip, İzmir çevresine şehrin anavatana kavuştuğunu gösterdi.

Karşıyaka’da küçük bir evde oturan ihtiyar annemle teyzemi görmek için 9 Eylül günü öğleden sonra atımla oraya gittim. İhtiyar babam ile kardeşim Rodos’a kaçmışlar, teyzemin kocası Eczacı Yüzbaşısı Ahmet’i ise işgal günü Yunanlılar şehit etmişlerdi. Evimize yaklaştığım sırada çarşaflı ve uzun boyu ile eğile eğile bana doğru gelmekte olan anamı tanıdım. Atımdan atlayıp ellerine sarıldım. Önce vatan kurtulmuştu, sonra muzaffer ordumuzun generallerinden birisi olarak İzmir’e ilk giren süvari birliklerinin kumandanıydım. Her şeyden önce sağ salim karşısındaydım.
Bu heyecanın ağırlığına dayanamadı ve:
“- Vay Fahrim...” diyerek yere düşüp kaldı. Kucaklayıp eve götürdük. Teyzem küçük bir tepsi içinde bir dilim ekmek, tuz ve karabiber ikram etti; “İşte evladım son günlerde buna kalmıştık” dedi.”

Mehmetçik’i çok seven Fahrettin Altay Paşa, 9 Eylül törenleri için İzmir’e her gelişinde askerlerimize sarılır, onları kucaklar ve gözyaşı dökerdi.

(Yaşar Aksoy – Nal Seslerimiz Zafer Marşı Gibiydi, Hürriyet, 9 Eylül 2011)

Yüzbaşı Zeki Doğan’ın anıları

Şimdi şafaktan kopup gelen süvarilerin içinde olan ve Sarıkışla’ya Türk bayrağını çeken Yüzbaşı Zeki Doğan’ı dinleyelim (Hava Generali Zeki Doğan’ın anıları, 9 Eylül 1931’de İzmir Hizmet gazetesinde yayınlandı):

“- Düşman, kaçtığı istikameti kan ve ateş içinde bırakıyordu. Bu yüzden 9 Eylül sabahı, İzmir’e doğru açılan bölgeyi 2. Tümen'in işgali şarttı. 20. Alay ve diğer alaylar hemen harekete geçtiler. 2. Tümen Karargahı harekatın takibi için Bornova’nın 3 kilometre doğusunda ve şose kenarında bulunan tarassut (gözetleme) mevkiine taşındı. Tepeye çıkınca İzmir görünüyordu.

- İzmir ve deniz..

Askerler, böyle bağırmaktan kendilerini alamıyorlardı. Bu ikiz hemşire mefküresi, güzellik ve çıplaklıklarıyla:

- Artık geliniz, diyorlardı.

İzmir limanında İtilaf devletlerinin 10 kadar savaş gemisi vardı. Bornova’dan İzmir’e giden kafile uzaktan görünüyordu. Kovalayan ordumuz, kaçan ordudan önce hedefe varacak gibiydi. 2. Tümen Topçu Bataryası Bornova’ya doğru birkaç atış yaptı. Atış başlar başlamaz evlerin pencerelerine muhtelif milletlere ait bandıralar asılmaya başlandı.

1. ve 2. Tümen kumandanlarının görüşmesi neticesinde, 1. Tümen’in Kokluca yoluyla Kadifekale üzerinden, 2. Tümen’in de Bornova’nın kuzeyindeki sırtlardan hareketleri kararlaştırıldı.

20. Alay Bornova sırtlarında, 13. Alay’ın bir kısmı Bornova istikametinde yürüyüşe geçti. 4. Alay pişdardı (öncü). Kıtalar ileri gitmekte rekabet ediyorlardı. Ara sıra Bornova’dan kesik kesik silah sesleri geliyordu.

Düşmanın katliama başladığı düşüncesi ile İzmir’e bir an önce girmek istiyorduk. 2. Tümen Kumandanı Bornova ve İzmir’in işgal emrini verdi. Çünkü zemin müsait, heyecan çok fazla idi.

Verilen emirde 20. Alay Bornova’nın batısından, 4. Alay Bornova içinden tarayarak İzmir istikametinde ilerleyecek ve diğer kıtalar da 4. Alay’ı takip edeceklerdi.”

İzmir’e ilk giren kumandan ve zabitlerin hatıralarından Miralay Zeki Bey’in yazdıkları.
İzmir'e ilk giren İkinci Süvari Fırkası Kumandanı Miralay Zeki Bey (Sonradan Umum Jandarma Kumandanlığına gelen General Zeki Soydemir) Fırkasının harp harekâtına ve İzmir'e girişlerine ait hâtıralarını şöyle anlatmıştır:

“- Kumandasına memur olduğum İkinci Süvari Fırkası, düşman ordusunun gerisini çevirmek vazifesini almıştı.

Fırka, 9 Eylül sabahı, saat 10'da süvari kolordusunun piştarı (öncü) olarak Bornova üzerinden İzmir'e dahil oldu. Sakarya muharebesindeki akınlarda cesaretleriyle temayüz eden mülâzım Sıtkı Efendi'yi İzmir kapısında son kurban olarak verdik. Başta giden piştar (öncü) kumandanı Şerafeddin Bey'in, Bornova'da ufak bir müsademede (çatışma) atı yaralandı. Şurada burada çeteler ve bilhassa Menemen yolundan gelen düşman perakende kıtacıklarının karşı yakadan geldikleri görülüyordu. Mersinli'de o kadar çok esir alındı ki, fırka kıtaatı bunların içinde kayboldu!

Mersinli'de Manisa havali kumandasını bekleyen iki karargâh otomobiline karargâh arkadaşlarımla beraber binerek piştarı müteâkib hükümet konağına geldim. Şerafeddin Beyle görüşen konsoloslarla tanıştım, kendilerine sükûn ve asayiş hususunda müsterih olmalarını söyledim. Hükümet binasına gelenler meyanında bulunan Sadayıhak gazetesi başmuharriri İsmail Hakkı vasıtasıyla ve gazete ile şu ilânı neşrettirdim:

- İzmir Ahalisine

İzmir bugün on evvelde işgal edilmiştir. Şehirde emniyet ve asayişin bir an evvel avdet ve teessüs edebilmesi için bütün ahali kemali sükûnetle işlerinin başına avdet etmelidir. En cüz'i muhilli asayiş bir harekete tasaddi eden her ferdin şiddetle tecziye edileceği ilân olunur.”

(Kaynak: 30 Ağustos Hatıraları, Nurer Uğurlu başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır, Yayımlayan: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Baskı: Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti. Ağustos 2000)

Dokuz Eylül fedaileri, hepsi gerçek kahraman

9 Eylül 1922 hatıratlarının tümü arşivimizdedir. Hepsi kahramanlık destanlarıdır. Balkan Savaşı'nda dağ tepe demeden vahşi çetelerle boğuşanlar... Çanakkale’de kanını dökenler... Galiçya’da, Gazze’de, Kudüs’te, Kafkasya’da bayraklarının yere düşmemesi için kendilerini feda edenler...

İzmir’in işgalinde ölüm yürüyüşünden sağ kurtulanlar... Esaretten kaçıp Milli Mücadele’ye katılanlar... Çetecilikten vazgeçip milli orduya geçenler... Hapishane müdürü iken mahkumlarıyla birlikte istiklal mücadelesine katılanlar... Çarşafa bürünüp kadın kılığında Anadolu’ya geçip silaha sarılanlar... Dört yerinden yaralanmasına rağmen yine cepheye ön önde koşanlar... Cephede at üstünde topuğundan vurulduğu halde bunu saatlerce fark etmeyenler... İzmir kaldırımlarında bomba ile vücudu parçalananlar... Yine atını ileri sürenler...

Özgeçmişlerini okursanız, Emperyalizm’e karşı savaşan halkımızın ordusu İzmir’i 9 Eylül 1922 günü kurtarırken, şehrin önemli noktalarına Türk bayrağını çeken kahramanların geçmişinde bu notlar var.

Onlar, gerçekten birer kahraman.

Ne yazık ki çok geç kalınmıştır. İzmir’e bayrak çeken kahramanlar unutulmuş, isimleri sisler ardında kalmıştı. Bu yüzden koskoca bir bağımsızlık ordusu içinde “tek kişinin” İzmir’e en önce girip, “tek başına” Hükümet Konağı’na bayrak çektiği şeklinde pek eksik resmi bir propaganda belli çevrelerce uzun yıllarca yapılmıştır.

Mustafa Kemal’in öncü süvari zabitlerinden Yüzbaşı Şerafettin Bey, Türk ordusunun en kahraman subaylarından biridir, Allah rahmetini ondan esirgemesin, başımızın üzerindedir, İzmir’in fatihidir, kahramanıdır. Ama tek başına değildir.

İzmir Kadifekale’ye Besim Kurter bayrak çekmiştir. 4. Alay Kumandanı Kaymakam Binbaşı Ali Reşat’ın da bu emekte büyük payı vardır.

İzmir Paket Postanesi’ne muhabereci olduğu için Selahattin Selışık bayrak çekmiştir.

Sarıkışla’ya Zeki Doğan, Fikret Yüzatlı, Abdurrahman Özgen birlikte bayrak çekmişlerdir.

Karşıyaka’ya Suphi Kula, Zekai Kaur, Zühtü Işıl ve Bombacı Ali Çavuş birlikte bayrak çekmişlerdir.

İzmir Hükümet Konağı’na da, Sarıkışla’ya bayrak çekilirken, aynı anda, Yüzbaşı Şerafettin Bey’in komutasında, üç kişi birden, Yüzbaşı Şerafettin Bey, Teğmen Ali Rıza Akıncı, Teğmen Hamdi Yurteri birlikte alay sancağına bayrak çekmişlerdir. Ancak bu olaydan dakikalar önce Teğmen Ali Rıza Akıncı, halktan bir kadının verdiği elle yapılmış bir küçük bayrağı göndere çekmişti. Sonra Şerafettin Bey’in yanında getirdiği Alay Sancağı çekildi.

Gerçek budur!

Silahlı Kuvvetler komuta kademesi, 15 Eylül 1922 tarihinde, o kargaşa ve zafer günleri içinde haklı olarak alelacele Yüzbaşı Şerafettin’i “İzmir Fatihi” ilan etmiştir, ordu komutanlığı bunda yüzde yüz haklıdır, çünkü bayrak çeken birliğin komutanı bu yüzbaşıdır. Daha sonra Buhara Emiri’nin gönderdiği “Üçüncü Kılıç” ona armağan edilmiştir; çünkü zaman üst rütbeli kahramanların öne çıkma zamanıydı. Doğru yapılmıştır. Yüzbaşı Şerafettin bir öncü kahramandır.

Ama modern tarih bilimi, o anda tarihi paylaşanların ailelerinin elindeki resmi belgeler ve apaçık gerçekler, daha geride birçok kahramanın bulunduğunu ve tüm kurtuluş mirasının günümüzde tek bir kişiye tahvil edilemeyeceğini göstermiştir, göstermektedir. Bu kitabın amacı bu gerçeği tarihe emanet etmektir. Şimdi gerçekler apaçık ortada. Üstelik, Şerafettin yüzbaşının ailesi tarafından İzmir Belediyesi’ne armağan edildiği iddia edilen “Üçüncü Kılıç” kaybedilmiştir. Ortada yoktur. Bu ne acı bir sorumsuzluktur.

Tüm kahramanların ailelerine bu kitabı emanet ediyorum. Sadece kaybolmuş bir “Üçüncü Kılıç” yok, geride binlerce hakiki kılıç var! Eski askerlerin ailelerinde saklanan o binlerce kılıç üzerinde kurumuş kan izleri var. Üçüncü Kılıç’ta ise kan izi yok, çünkü savaşa girmemiş bir kılıçtır. Bu kitapla tüm isimsiz kahramanlar artık huzur içinde olsunlar. Haklarını ilk kez biz teslim ettik!

Zito Mustafa Kemal Paşa!

İzmir’in kurtuluşundan sonra Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, üstün başarı gösteren 5. Süvari Kolordusu Fahrettin Altay ve askerlerinin tüm rütbelerini bir üst dereceye artırmıştır. Hatta Fahrettin Paşa iki terfi alır. O kadar naif bir insandır ki, iki terfi aldığını anılarında söylerken bile kendisini övmek gibi bir amacı olmadığını da dile getirir. Bunu dile getirmekteki amacının genç neslin istikballe ilgili heyecanını diri tutmak olduğunu söyler.

Türk ordusunun kısa sürede İzmir’e girişi, dünya harp tarihinde ender görülen bir durumdur. Atatürk’ün “15 güne İzmir’deyiz” sözü bir gün eksiği ile hayal olmaktan çıkmış ve Türk ordusu 14 günde İzmir’e girmiştir.

Fahrettin Altay Paşa, 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa’yı günümüzde yıkılmış bulunan deniz kenarındaki kışlaya getirtir. Kışla avlusundaki binlerce Yunan esirine “Zito Mustafa Kemal Paşa!” ve “Zito Nurettin Paşa!” dedirtir. Yunan işgali sırasında “Zito Venizelos” demedi diye delik deşik edilen Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey'e ithafen bu işlemi yaptırmıştır. Bu durumdan anılarında övgüyle bahsetmez Altay Paşa. “Fakat 'yapmasaydım içimde kalırdı' der.

(Askerlerin Tarihi: Yanındakini Yaşatanlara (Blog) - Büyük Taarruz’da Fahrettin Altay ve Atlı Askerleri – Onurcan Şar – 5.1.2015)

İzmir’in kurtuluşunda Fahrettin Paşa’nın anasıyla buluşması

Yunan işgalinden kurtulan İzmir, buna benzer bu tarihi günde gerçekleşen birçok simgesel olaya tanıklık etmiştir. Zaferin üzerinden geçen bunca yıla rağmen yaşananlar o günlere ışık tutmaya devam ediyor.

Öncü Türk birliklerine kumanda eden İzmirli Fahrettin Altay Paşa'nın memleketini kurtardıktan sonra annesiyle buluşması da dönemin ilginç anıları arasında yer alır. Birçok cephede çarpışan Fahrettin Altay Paşa'nın, 94 yıllık ömrü boyunca ülkesi ve milleti için hizmet eden büyük bir vatanperverdi.

Yunan ordusunu çeviren, kıskaca sokan, Büyük Taarruz'da onu mahveden, Yunan ordusu İzmir'e doğru kaçarken tüm Ege'yi kurtaran öncü birliklerin, yani 5. Süvari Kolordusu'nun kumandanıdır. Şanlı kolordudur, çünkü tümenleri Yunan ordusunu kaçarken adım adım takip etmiş; kasabaları, yani Uşak, Manisa, Salihli, Akhisar'ı Yunan yakarken, o anda Türk süvarileri şehre girmiş, son Yunan kalıntılarını temizleyip göndere Türk bayraklarını çekmişlerdir.

Paşa İzmir'e girdiğinde, gelincik tarlası gibi halkın evlere çektikleri bayrakları da gördükten sonra yüreği cayır cayır yanmaya başlamış, anasını özlediğini hissetmiştir. Tüm Kurtuluş Savaşı süresince görmediği anası Hayriye Hanım, Karşıyaka'da yaşamaktadır. Aile, işgal öncesi varlıklıdır. Paşa atını birliğiyle Karşıyaka'ya sürmüş, büyük eğlence içinde olan davul, zurna ve bayraklarla coşan Karşıyaka halkının arasından geçerek sahilde anasıyla kucaklaşmıştır.

Biz bu sahneyi görenlerle yani Fahrettin Altay Paşa ailesi, Paşa'nın kardeşi Fikri Altay ailesi, hem akrabaları hem komşuları İplikçizade ailesi fertleriyle 1970 yıllarında sözlü tarih çalışmaları yaptık. Paşa'nın annesi ile buluşmasını bize heyecanla naklettiler. Anlatılanlara göre, Paşa, 'İçim yanıyor ana' demiştir. Gözyaşlarıyla anasının elini öptükten sonra 'Bana bir şey ver, açım' deyince, Hayriye Hanım koşmuş, sahildeki evden bir şeyler kapıp getirmiş, kaptığı şey de bir dilim ekmek ve üstüne sürülmüş yeşil biber salçasıdır. 'Oğlum, başka bir şeyimiz yok, bunu al' demiştir. Fahrettin Altay Paşa da halkın alkışları altında, anasının yani vatanının, halkının verdiği salçalı ekmeği yemiştir. (Yaşar Aksoy’un Notu: Bu anlatım, Paşa'nın kendi hatıratında farklıdır. Hatırata göre oğlunu gören anası bayılmış, ekmek, tuz ve karabiberi teyzesi getirmiştir)

Halkın elleriyle yaptığı bayraklar

Yunan ordusu, İzmir’in işgal yıllarında bastıkları evlerden topladıkları bayrakları, öbek öbek mahalle ortasında toplamışlar, sonra da yakmışlardı. Yani bir daha bayrağınızı göremeyeceksiniz diyorlardı. Dedem Namazgah Misakı Milli Mektebi Başöğretmeni olan Müderris ve Mümeyyiz Hilmi Efendi’nin Güzelyalı’daki evi de basılmış, içerde kaçak asker aranmış ve bayraklarımıza el konup sokak ortasında yakılmıştı.

Bu yüzden Türk ordusu İzmir'e doğru yaklaşırken bayrakları yanmış evlerdeki analar, kızlarının kırmızı etekliğini, kırmızı gelinliklerini, kırmızı çarşafları, kırmızı perdeleri bozmuşlar, tüm o kırmızı kumaşların üstüne beyaz patiskalardan ay yıldızlar dikmişler, böylece kendi elleriyle yeniden Türk bayrakları yapmışlardı. Böylece Türk ordusu İzmir'e girerken analarımızın, yani halkın yaptığı bayraklar, Türk evlerinin damları, çatıları, direkleri ve cumbalarında coşku içinde sallanmaya başlamıştı..
Bu şekilde 7-8 Eylül 1922 günlerinde bayrak hazırlayanlar arasında yer alan Türk edebiyatçısı Turgay Gönenç'in annesi Namazgahlı Sırriye Teyze'nin eliyle yaptığı bayrağı, oğlu Turgay Ağabey bana armağan etmiştir. "Her 9 Eylül öncesi arkadaşım sen bu bayrağı konferanslarında göster, bu bayrak Yunan ordusu İzmir'i terk ederken milletimizin yaptığı bayraktır. Milletimiz bu bayrağı daima görsün" vasiyetinde bulunmuştu.

Ben de, gerçekte bir terzi olan Sırriye Teyze'nin ve oğlunun vasiyetini yerine getirerek, halkın yaptığı, Yunan ordusunun yok ettiği Türk bayrağının yeniden dirilişini sembolize eden bu halk bayrağını her konferansımda veya panellerde göstermekten gurur duydum daima. Benim elimle açtığım bayrağı, şimdiye kadar onbinlerce kişi gördü ve çılgınca alkışladı.

Halkapınar Şehitleri unutulmasın

İzmir’i göremeden Halkapınar’da şehit düşen ve Vatan ve Namus Anıtı’nda anıtlaşan askerler için en güzel şiiri Necmeddin Halil Onaran (1902-1968) yazdı. Birkaç dörtlüğünü büyük bir saygı ile buraya aktaralım:

İzmir’e ilk önce kavuşmak için

Ön safta koşanlar burada yatıyor

Bu anda duyduğum gurur

Onların döktüğü kanla tadıyor

Hürmetle an burada güzel İzmir’i

Görmeye doymadan göz yumanları

Yıllarca yurdunu kaplayan kiri

Kanıyla gideren kahramanları

Onların mübarek yüreklerinde

Dinmeyen hasretin remzidir bu taş

Kalbinin en aziz olan yerinde

Bu ulvi tahassür yansın vatandaş

Çırpınan gönlünle bu kabr önünde

Bir derin ibadet huşuuyla sus

Karşında duruyor işte o gün de

Kurtulan eserler: “Vatan ve Namus”

Atatürk’ün zafer beyannamesi

İzmir’in kurtuluşunun hemen ertesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa, 11 Eylül 1922 tarihinde bir zafer bildirisini yayımladı.

“Büyük ve asil Türk milleti:

Ordularımız tüm Batı Anadolu’yu, 9 Eylül 1338 (1922) sabahı İzmir’imizi ve yine 11 Eylül akşamı Bursa’mızı muzafferan tahlis ettiler. Akdeniz, askerlerimizin teraneleriyle dalgalanıyor.

Asya İmparatorluğu’na yeltenen küstah bir düşmanın muharebe meydanlarına gelmek cesaretinde bulunan Ordu Kumandanları ile komuta heyetleri günlerden beri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin harp esiri bulunuyorlar.

Düşmanın Başkomutan tayin ettiği General Trikopis birçok gece ve gündüz meyusane mahaberattan ve cari-i halası tecrübe ettikten sonra nihayet maiyetindeki generaller ve erkanı harbiye ve komutan ettiği ordunun elinde kalabilen bakayası ile Uşak’ta arzı teslimiyet etti.

Eğer Yunan Kralı da bugün esirlerimiz arasında bulunmuyor ise, bu tacidarların şiarı esasen yalnız milletlerinin sefalarına iştirak etmek olduğundan, muharebe meydanlarının felaketli günlerinde onların saraylarından başka bir şey düşünmemek tabiatlarındandır.

Batı fabrikalarının çelik zırhları ile kaplanan muazzam Yunan orduları artık Anadolu dağlarında zabitleri tarafından terk edilmiş zavallı sürüler, habasetlerinden tedehhüş ederek kudurmuş kütleler ve ağaç diplerinde kalmış dermansız yaralılardan ibaret kaldı. Düşman ordularının malzeme-i harbiyesi hemen sülüsen itibarıyla topraklarımızdadır.

Düşmanın esirlerden başka insan zayiatının yüzbinden fazla olduğunu tayin etmek müşküldür. Fakat, selahiyet-i resmiye ile milletimize tebşir ederim ki bizim insan zayiatımız dörtte üçü hafif yaralı olmak üzere onbin nüfusa baliğ olmaktadır.

Büyük Türk milleti!

Ordularımızın kabiliyet ve kudreti düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza emniyet verecek bir kemal ile tezahür etti. Millet orduları 14 gün zarfında büyük bir düşman ordusunu imha ettiler. Dörtyüz kilometrelik fasılasız takip yaptılar. Anadolu’daki bütün memamik-i müstevliyemizi istirdat eylediler.

Bu büyük zafer münhasıran senin eserindir. Çünkü Ege’mizi ihtisarat-ı siyasiye neticesinde adeta memnunane düşmana teslim eden heyetlerle, milletin hiçbir münasebeti yok idi. Bursa’mızı istila eden Yunan kuvvetleri ise ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri teşkilatı ile tevhidi amal ve tevhidi harekat ederek muvaffak olmuşlardır.

Vatanın halası, milletin rey ve iradesi kendi mukadderatı üzerinde bila kayd-ü şart hakim olduğu zamandan başlamış ve ancak milletin vicdanından doğan ordularla müspet ve kati neticelere ermiştir.

Büyük ve necip Türk milleti!

Anadolu’nun halas zaferini tebrik ederken, sana Uşak’tan, Aydın’dan, Manisa’dan, İzmir ve Bursa ufuklarından ordularının selamını da takdim ediyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal’in İzmir’e girişi

5. Süvari Kolordusu 1. Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa, şehrin kurtarıldığı kesinleştikten sonra bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi.

Belkahve'den tarihi günü izleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Fevzi ve İsmet paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e girdi ve Fahrettin Paşa ile buluşarak doğruca Hükümet Konağı'na gitti. Konağın balkonundan, başarıyı millete mal eden kısa bir konuşma yaptı.

Kara yolu ile halkın muazzam tezahüratı arasında Karşıyaka’da İplikçizade Köşkü’nde geçen Mustafa Kemal köşkün giriş merdivenlerinde ayağının altına serilen bir Yunan bayrağına basmayı ret etti ve “Bayrak bir milletin namusudur” dedi. Oysa İzmir’in işgalinde aynı köşke bir Türk bayrağına basarak giren Yunan Kralı Konstantin’e böylece büyük bir ders vermiş oldu. Geceyi burada geçiren Mustafa Kemal işgal süresince Atina’ya sürgün edilmiş bulunan köşkün sahibi Süreyya Bey’in derhal Türkiye’ye iade edilmesi için İtalyan konsolosuna sözlü ültimatom verdi (İplikçizade Ailesi fertlerinin ve Sadi İplikçi’nin Yaşar Aksoy’a naklettikleri hatıralarından). Bunun sonucunda İplikçizade Süreyya Bey, kısa bir süre sonra ülkesine ve ailesini dönebildi.

Uşşakizade Latife Hanım ile ertesi günü Hükümet Konağı’nda tanışan Mustafa Kemal Paşa, daha sonra Göztepe’deki Uşşakizade Köşkü’ne (şimdiki Türk Koleji bünyesi içindeki Latife Hanım Anı Evi ve Müzesi) yerleşti. Böylece Uşşakizade Latife Hanım ile evliliğine uzanan süreç başlamış oldu. Ardından annesi Zübeyde Hanımı da Karşıyaka’ya getirerek, tren istasyonu yakınındaki Karşıyaka’daki ikinci bir Uşşakizade Köşkü’ne (şimdiki Latife Hanım Müzesi) yerleştirdi, ölümüne kadar Zübeyde Ana’ya bu köşkte bakıldı.

Yıllar yılı 9 Eylül bayramları nasıl kutlandı?

Burada anlatacağım İzmir’in Dokuz Eylül bayramlarındaki hatıralar koyu bir milli bağımsızlık ve özgürlük azminin zirve yaptığı şenlikler şeklinde yorumlanmalıdır. Bu şenliklerde yıllar yılı Yunan düşmanlığının esamesi bile okunmamıştır.

Yalnızca emperyalizmin ülkemize saldırttığı Yunan militarizmine karşı haklı bir nefret vardı. İzmir’e girdiği 10 Eylül günü akşamüstü konaklayacağı Karşıyaka İplikçizade Köşkü basamaklarında ayaklarının altına serilen Yunan bayrağına basmayıp, o bayrağın hemen kaldırılmasını ve saygı gösterilmesini isteyen Gazi Mustafa Kemal’in çocukları olarak Yunan düşmanlığı bize yakışmaz. Emperyalizmin desteğinde ülkemizi esir etmek isteyen varsa, işte bizler ona karşıyız.

1922’de sonraki İzmir’in 9 Eylül’lerinde, yangın artığı siyahlaşmış kent dokuları hariç olmak üzere bütün Karşıyaka, Kemeraltı, Hükümet meydanı, Güzelyalı, Karataş hattı, Namazgah ve Kadifekale bayraklar, renkli ponpon kağıtları ve İstiklal Savaşı komutanlarının çerçeveli fotoğrafları ve istiklalci sloganlarla donatılırdı.

İzmir şehri, evler, sokaklar ve mahalleler gelin gibi süslenirdi. Daha 3 Eylül sabahından itibaren Batı Anadolu civar şehir ve kasabalarından, köylerden kadınlı ve erkekli büyük bir kalabalık akın akın gelerek, Basmane otellerinde ve Kordonboyu’nda konaklardı. Oteller hınca hınç dolardı.

İlk dönem bayramlarda tören resmigeçit kulvarı, Basmane’den başlayıp Namazgah, Tilkilik, Kemeraltı güzergahından Konak’a ulaşırdı. Konak Meydanı’na kalas ve tahtalardan tribünler yerleştirilirdi. Bu resmigeçitlerin en fiyakalı yerinde çete efradı ile birlikte yürüyen Menemen çevresi Milis Kumandanı Bombacı Ali Çavuş bulunurdu. Çocukluk yıllarımda bu kahramanın çizmesine, kırbacına dokunmuş biri olarak onun yanında birkaç dakika rap rap yürüdüğümü hatırlıyorum.

Daha sonraki yıllar törenler, Konak Meydanı ve Kordonboyu’na kaydırıldı. 9 Eylül sabahı İzmirliler'in de katılımı ile büyük misafir kalabalıkları bütün Kordon ve Hükümet önünü doldururdu. Sadece resmigeçide katılanların geçeceği on metre genişliğinde bir açıklık bırakılırdı.

Tören Halkapınar Şehitliği’nden kalkan süvarilerin Birinci Kordon’dan doludizgin geçmesi ile başlardı. Hükümet Konağı’na bayrak çekilirken yer yerinden oynardı. Yıllarca Dokuz Eylül törenlerine derin bir hürmet ve sevgi ile katıldım, hala katılırım.

Tam elli yıldır (Üniversiteden mezun olup İzmir’e döndüğüm 1972’den beri), o sabah saat 10.00 civarında Konak Meydanı’nda, halkın arasında, tam Hükümet Konağı’nın karşısında yer tutarım. Çünkü temsili öncü atlı birlikler gelecek ve Ali Rıza Akıncı büyüğümüzü temsil eden bir askerimiz balkona çıkıp Yunan bayrağını indirecek ve yerine Türk bayrağını çekecektir. İşte o an gözlerim dolar dolar boşalır. Gözyaşlarımız halkın alkışlarına, meydan güvercinlerinin kanat çırpışları gönderde dalgalanan sancağımızın nazlı nazlı gülümseyişine karışır.

Nice Dokuz Eylül törenlerinde yanımda genellikle Teğmen Ali Rıza Akıncı’nın eşi Meliha teyzem, oğlu Vural Akıncı ve eşi Lale hanım bulunurdu. Bir törende Meliha teyzemin torunu İlke de vardı. Bayrağın göndere çekildiği an hepimiz ağlardık. Bazı tören günleri Tınaztepe kahramanı bir babanın evladı olan musiki araştırmacısı ve bestekar Ali Rıza Avni de göğsünde İstiklal Madalyası ile bulunurdu. Meliha teyzem öldükten sonra Vural ağabey ile törenleri izler olduk. Vural Akıncı, İstiklal Madalyası'nı göğsüne takıp devasa bir heykel gibi yanımda dururdu. O da vefat etti. Herkes öldü. Bir tek ben kaldım o meydanda.

Eskiden esas parlak törenler, resmigeçit alayının öğleden sonra Kordonboyu’ndan geçmeye başlaması ile olurdu. Halk, sabahtan öğle sonrasına kadar resmigeçidi beklerdi. Herkes kaptığı köşeyi kaptırmamak için yerinde saatlerce tünerdi. Evvela askeri birlikler geçerdi.Trampet takımı ve bandonun ardından Muhafız Alay Sancağı’nın geçişi kalplerde ilk kıvılcımları tutuşturur, süngülü piyadeler heyecanı alevlendirir, cakalı bahriyeliler alkışlanır, süvariler içimizi kabartır, iri kadanaların çektiği toplar ve katırlara yerleştirilmiş makineli tüfekler güvenimizi okşar, ilk, orta ve lise izcileri gururumuzu artırırdı.

Dedem Hilmi Dölek’in başöğretmeni olduğu Misakı Milli Mektebi, at arabalarının üzerinde temsil ettiği İstiklal Savaşı canlı tabloları ile halkın en büyük ilgisini çeken kuruluş olurdu. İzmir’in işgalini canlandıran Hasan Tahsin tablosu, yaralı bir askerin güzel hemşireler tarafından tedavisini gösteren Kızılay tablosu, bir Türkiye haritası ve elinde bir yazılı levha tutan kızın sembolize ettiği Misak-ı Milli tablosu halk tarafından çılgınca alkışlanırdı. Halk kızın elinde tuttuğu Misakı Milli yazısını yüksek sesle okurdu (Bu kız, küçük teyzem Mualla Dölek “Sayar” olurdu)

Sonra dernekler ve esnaf birlikleri her sene yeni bir buluşla resmigeçide katılırlardı. Verem Savaş Derneği, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Şekerciler ve Tatlıcılar Birliği geçerdi. Şekerciler halka şeker atardı. Balıkçılar derneği arabası elde oltalar, oltaların ucunda çipura balıkları ile geçerdi. Hele Halk Fırkası geçerken “Gazi Paşa çok yaşa!” nidaları ile yer gök inlerdi. Rıhtıma bağlı yerli ve yabancı gemiler, körfez çatanaları, fabrikalar sirenlere ve düdüklere asılır, top sesleri ile yer yerinden oynardı. Tabii ki, bu arada suculara, limonatacılara, şerbetçilere, turşuculara, simitçilere, pamuk helvacılara, gazozculara, düdük ve borazancılara, yemişçi ve elma şekercilere çok iş düşerdi.

9 Eylül geceleri okullarda eğlenceler yapılır ve piyesler oynanırdı. Fener Alaylarının geçişi halkı bir daha sokaklara döker ve fişekler, maytaplar göğe fırlatılırdı. Halk gecenin geç vakitlerine kadar eğlenir, evine gitmek istemezdi. Pazar yerlerinin, meydanların ortasında, mahalle kavşaklarında ve Maşatlık’ta (Bahri Baba Parkı) büyük ateşler yakılır ve körfezdeki gemiler de ışıklarla süslenirdi.

İzmir, kurtuluşunu aşk ve şevkle kutlamış olurdu. İmbat yeli esende İzmir, Türk’ün olmuştu. Bu şan ve şeref unutulur mu?

9 Eylül’ün askeri ve siyasi sonuçları

Mustafa Kemal Paşa'nın ordulara 1 Eylül'de verdiği tarihi emirle başlayan ve 18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan Takip Harekâtı ile bütün Batı Anadolu'daki Yunan askerleri Türk sınırları dışına çıkarıldı.

Takip harekatının başarı ile sonuçlanması sayesinde İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı'na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı'na kadar Türk ordusu için hayati önem taşıyan diğer stratejik hedefler de İtilaf Devletleri'nin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarıldı.

Yunanistan’ın Küçük Asya Ordusu'nun Anadolu’da imhası Yunanistan’ı karıştırdı. İhtilal oldu, Kral tahtan çekildi, 3 Ekim’de de Mudanya Ateşkes Antlaşması toplantısı başladı.

11 Ekim’de Ateşkes Antlaşması imzalanarak, Kurtuluş Savaşı, dolayısı ile Birinci Dünya Savaşı da sona erecek, onbeş gün içinde Yunanistan’ın Trakya’yı boşaltması temin edilmişti. Ve Mudanya’da hudutları da tespit edilen yeni bağımsız Türk devleti ile Birinci Cihan Savaşı galipleri arasında barış müzakereleri kararlaştırıldı.

Türk ordusunun kazandığı zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması'na giden süreci başlatmıştır; Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nı imzalayarak bağımsızlığını kazandı.

9 Eylül’ün siyasi sonucu ise, cumhuriyetin ilanına giden yolda milli kurtuluşun zaferini simgelediği için devrimci bir ufkun açılmasına da yol açmıştır. Böylece cumhuriyetin itici gücü olan Cumhuriyet Halk Fırkası, bu yüzden kuruluş gününü 9 Eylül olarak ilan etti.

Ege’nin kurtuluş günleri

30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’dan sonra başlayan ileri harekat sonucu düşmandan kurtarılan Batı Anadolu il ve ilçeleri şunlardı:

1 Eylül: Uşak

2 Eylül: Eskişehir

3 Eylül: Dursunbey, Ödemiş, Emet, Eşme, Sındırgı, Tavşanlı

4 Eylül: Tire, Bayındır, Buldan, Simav

5 Eylül: Nazilli, Alaşehir, Bilecik, Gördes, Salihli

6 Eylül: Balıkesir, Söke, Gönen, İnegöl, Akhisar

7 Eylül: Aydın, Turgutlu, Kuşadası

8 Eylül: Manisa, Kemalpaşa, Burhaniye, Selçuk

9 Eylül: İzmir, Menemen, Edremit,

11 Eylül: Foça, Bursa, Gemlik, Orhaneli

12 Eylül: Urla, Mudanya, Kırkağaç

13 Eylül: Soma

14 Eylül: Bergama, Dikili, Karacabey

15 Eylül: Alaçatı, Ayvalık

16 Eylül: Çeşme

17 Eylül: Karaburun, Bandırma

18 Eylül: Erdek

Çeşme’nin kurtuluşu 16 Eylül’de

Yunan Ordusu, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’i tamamen boşaltır. Artık peşlerine takılmış onbinlerce kişilik bir Rum sivil kitlesi ile Çeşme yönüne doğru kaçarak akmaktadırlar. Çünkü Çeşme limanından onlarca gemi onları Yunan adalarına ve Yunanistan’a taşıyacaktır. Kimi rakamlara göre 250 bin kişilik bir sivil-asker karışımı bozgun kafilesi, 9 Eylül ile 16 Eylül arasında Çeşme’ye doğru yönelmiş ve sonra Anadolu’yu terk etmiştir. Alaçatı’nın Türk süvarileri tarafından ele geçiriliş 15 Eylül, Çeşme’nin ise 16 Eylül’dür. Demek ki 9 Eylül ile 16 Eylül arasındaki 7 günde Urla yarımadası tamamen Yunan bayrağından arınmıştır.

Üsteğmen Selahattin Selışık, 9 Eylül 1922’de 15. Süvari Kolordusu’nun Mürsel Bakü komutasındaki 1. Tümen’de İzmir’e ilk giren zabitler arasında parlamıştı, rütbesi Mülazım-ı Sani (Üsteğmen) idi. İzmir’e ilk giren dört müfrezenin birinin başında olarak Kordon’da kapısında yabancı bayrakların dalgalandığı postaneye Türk bayrağını çekti.

9 Eylül günü İzmir’de hiç kalmadan birliği ile birlikte Çeşme Yarımadası’na doğru hareket etti. Urla ve Seferihisar’ı kurtaran birliklerde en öndeydi. 15 Eylül günü Alaçatı’yı kurtardı ve bayrak çekti, ne yazık ki orada Ilgınlı Mustafa Çavuş ile Sinoplu Ahmet Çavuş isimli, iki süvari neferini şehit verdi. 16 Eylül günü Çeşme Belediyesi'ne ve Postanesi’ne Türk bayrağını çekerek telsizle bütün dünyaya Anadolu’nun tümüyle düşmandan geri alındığını ilan etti.

Hatıralarında şunu anlatır:

“Çeşme’ye bayrak çektikten sonra birliğim ile birlikte deniz kıyısına geldik. Sahilin ötesinde yüzlerce tekne ülkemizden kaçan Rumları adalara taşıyordu. Sahilde atımdan indim bir kayanın üzerine oturdum. Askerime çizmemi çıkarmasını söyledim. 26 Ağustos’ta Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’mızdan büyük taarruz emrini aldığımızdan beri çizme ayağımdan çıkmamıştı.

Askerim uzattığım bacağımdan çizmeyi bir türlü çıkaramadı, iki askeri daha yardıma çağırdı. Hepsi birden çizmeye yüklendiler. Caaart diye çizme çıktığında yün çorabımla birlikte ayak taban derimi de koparıp sıyırmıştı. Ayak taban derim kan içinde gözüküyordu. O durumda ayağımı denize soktum, tuzlu su ayağımı cayır cayır yakarken, şu sözler dilimden dökülmüştü; “Kurtardığımız toprak gibi bu denizi de düşmandan kurtardık. Varsın ayağımı yaksın, helal olsun.”

(Kaynak: 1- Yaşar Aksoy, “İzmir Bu Orgeneral ile Gururlu, Orgeneral Selahattin Selışık’ın eşi Belkıs Hanım anlatıyor”, Ege’de Zaman, Yeni Asır, 9 Eylül 1990, 2- Kızı Avukat Ayla Selışık Tamar ile yapılan Sözlü Tarih Çalışması (Bu çalışma 28.5.2009 tarihinde İzmir Milli Kütüphanesi’nde konferans metni olarak Av.Ayla Selışık Tamar tarafından sunulmuştur).

Güncelleme Tarihi: 10 Eylül 2021, 12:08
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner101

banner100