Sihanoukville, Kamboçya

Sihanoukville, Kamboçya’nın güneyinde, deniz kıyısındaki en büyük şehir. Memleketin değişik köşelerinden çıkıp gelmiş Türkler küçüklü büyüklü işletmeler açmışlar.

Sihanoukville, Kamboçya
Sihanoukville, Kamboçya’nın güneyinde, deniz kıyısındaki en büyük şehir. Memleketin değişik köşelerinden çıkıp gelmiş Türkler küçüklü büyüklü işletmeler açmışlar.

Hazırlayan / İsmail Ragıp GEÇMEN

Sihanoukville, Kamboçya’nın güneyinde, deniz kıyısındaki en büyük şehir. Son yıllarda sahillerinin bakir ve temiz oluşu, fiyatların ucuzluğu ve iklimin yılın büyük bölümünde deniz için elverişli olması gibi nedenlerle büyük gelişim göstermiş ve hızla büyümüş, çok yıldızlı oteller, tesisler açılmış. Turizm, her yerde olduğu gibi çehreyi değiştirirken fiyatları 2’ye 3’e katlamış.

Sihanoukville

Güneydoğu Asya’nın el değmemiş plajlarına sahip Sihanoukville’in hala bozulmamış kıyı şeridini günümüzde çok sayıda yabancı işletmeci doldurmaya başlamış. Bunların arasında son yıllarda katlanarak artan sayıda hemşerimiz de var. Memleketin değişik köşelerinden çıkıp gelmiş bu Türkler küçüklü büyüklü işletmeler açmışlar. İşçiliğin ucuz, hayatın ekonomik ve ülkenin turizm geleceğinin parlak olması bunu etkileyen en önemli faktörler.
Kıyıdan uzakta yaşayan yerel halk daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşırken, turist sayısının artmasıyla birçoğu son birkaç yıldır sahile doğru taşınmış. Tayland’ın pahalı adalarından ve plajlarından sıkılanlar buraları keşfetmeye başlamış. Burası balayı tatili için de son yıllarda hızla popüler olmuş durumda.
Sihanoukville’de geleneksel Khmer Mutfağı için yemek dersleri, masaj, dalış ve sakin kıyılara tekne turları gibi aktiviteler yapılabiliyor. Şnorkelle dalmak ve yine sahildeki su sporları da oldukça popüler. Bir yanda bikinili Avrupalı kızlar diğer yanda kıyafetleri ve ellerinde araba şambreliyle yüzen yerli halk ilginç bir karşıtlık sağlıyor. Ama yerli halk yabancılara karşı çok saygılı ve uysal. Pırıl pırıl kumsallarla çevrili olması, çevresinde birbirinden güzel tropik adalara sahip olması Sihanoukville’i cazip bir yer haline getiriyor.
Buraya gelirken genellikle olduğu gibi konaklama için birkaç yere bakmış, ama bir rezervasyon yaptırmamıştık, dolayısıyla nerede kalacağımızı bilmiyorduk. Gittiğimiz yerlerde önceden yer ayarlamamamızın birkaç nedeni var. Birincisi, fotoğraflarına güvenerek tuttuğun oda alakasız başka bir yer çıkabiliyor. Konaklama yeri gereğinden fazla uzak ya da konum olarak kötü bir yerde çıkabiliyor. Bu konuda da genellikle Murphy kuralı geçerli: Bir olumsuzluk olma ihtimali varsa, olur. Otel, pansiyon, guesthouse fark etmez, internet üzerinden son anda konaklama alındığında fiyatlar normalin biraz daha üstü olabiliyor. Oysa gittiğiniz yerde bakınırsanız daha merkezi, ayırdığınız bütçeye daha yakın, dişinize uygun bir yer bulma ihtimaliniz daha fazla olur. Ama tabi bu yöntemin dezavantajı da var. Gittiğinizde eğer yeterli tesis yoksa açıkta da kalabilir ya da internet fiyatının kat kat üstünde fiyatlarla da karşılaşabilirsiniz. Otel bulmak için harcayacağınız zaman da cabası.



Sihanoukville’e vardığımızda işte bizim de başımıza bu geldi. Konaklama yerleri ya dolu ya da olması gerektiğinden pahalı. Normal şartlarda 8-10 dolarlık oteller için 20 dolar fiyat isteniyor. Yaklaşık 2 saatlik aramadan sonra pes ediyoruz. Hava kararmasına rağmen yine de deli sıcak, sabah kahvaltısından bu yana bir şey yemediğimiz için açlıktan midemiz yapışmış durumda. Sahildeki yeme içme mekânları hep pahalı olma potansiyeli taşır, genellikle uzak dururuz. Biz de sahile paralel bir arka sokaktaki bir lokantaya yanaşıp, mangalında pişmeye devam eden ve kokusuyla ‘gel ulan buraya’ diyen balığı yelleyen amcaya ‘kaç para abi bu’ diyoruz. 5 dolar. Ercan abiyle bakışıyoruz. Gözlerimiz ‘daha ne olsun, iyiymiş lan, hadi oturalım’ diyor. Tak, oturuyoruz. Yeterince uzun zamandır birini tanıyorsan, hele bizim gibi 20 yıldır uzun uzun seyahatlere çıkmışlığın varsa, artık konuşmadan da anlaşıyorsun.
Az İngilizce anlar karısı Samnang abla, 12-13 yaşlarındaki biraz İngilizce bilir torunu Kitong’la birlikte bu küçücük lokantayı işleten hiç İngilizce bilir Do amcayla anında canciğer kuzu sarması oluyoruz.
- ‘Adı ne bu pişen balığın Do amca?’
- ‘Red Sniper’.
- “Ha iyi, Kızıl Nişancı balığı hiç yememiştim” diyorum.
Kızıl Nişancı balığı yemediğim doğru. Ama zaten hayatım boyunca yeme ihtimalim de yok. Meğer benim şahane İngilizcemle Kızıl Nişancı diye anladığım balık, bir Mercan türü olan ve dünyada sadece Atlantik Okyanusuyla birlikte Akdeniz’de yaşayan ‘Red Snapper’ adlı bir balıkmış. Böylece, balık konusunda da zır cahil olduğum tescilleniyor. Ercan abi, ‘Hay senin İngilizcene...’ diyerek kalbimi daha da yaralıyor. Allahtan içinde buz parçalarıyla gelen litrelik ‘Angkor’ birası imdadıma yetişiyor da anında unutuyorum balık mevzuunu. (2 Kişi Red Snapper+ 4 bira 60.000 Riel = 15 $).
Abbas’ın kör kazı gibi yiyoruz balığı, öyle acıkmışız. Karnımız doyuyor ama gece bastırmış. Etraf sessizleşmiş. Bizim yatacak yerimiz yok. Kıvrılırız kumların üzerine ne olacak yapmadığımız şey mi, sadece belki gece biraz üşürüz, o olur. Annesi Khmer, babası Çinli olan yüzü daima güleç Do amcaya: ‘Kalacak yer bulamadık, bildiğin bir yer var mı?’ diyoruz. Do amca, karısı Samnang ve torunu Kitong’la birkaç dakika fikir teatisinde bulunduktan sonra Kitong oğlan fırtt, kayboluyor. Birkaç dakika sonra hemen karşıdaki bir bungalov pansiyonda boş tek bir oda bulunduğu anlaşılıyor. Ercan abi odayı anında kalite kontrolden geçiriyor, pansiyonu oldukça pis, fiyat-fayda dengesini eh işte yerinde, başka bir yer arama kapasitemizi ise gayet yetersiz bulduğunu bildiriyor, şakk diye pansiyona yerleşiyoruz. (Hi 5 Bungalows 60.000 Riel= 15 $)



Sabah 7’de biraz da zorlanarak uyanıp, akşam o hengâme içinde biletini aldığımız Koh Rong adası feribotu için limana yürüyoruz. (Sihanoukville- Koh Rong Feribot Kişi başı 80.000 Riel=20 $). Feribotun kalkmasına 1 saat var, bir şeyler atıştırmak için yer bakınıyoruz. Limanın hemen girişinde, tam köşedeki ‘Yasmin’ adlı kafeteryanın önünden geçerken, bir masada oturanlardan kulağımıza Türkçe sözcükler çalınınca ‘Merhaba beyler’ diyerek selam veriyoruz. Güler yüzlü, sevimli Şükrü Bey de ‘Buyurun buyurun’ deyince oturuyoruz. Daha Şükrü beyi tanımıyoruz tabi, oturunca yaptığımız sohbetten öğreniyoruz. Marmaris’te turizm işi yaparken arkadaşı Sadık buralara gelip de işleri iyi gidince o da tası tarağı toplayıp gelmiş. Turizmin ülkemizde şahlanışıyla (!) yeni dünyalara yelken açan çok sayıda turizmciden biri o. Şimdi burada hakikaten de eşsiz konumdaki bu yerde ‘Yasmin Cafe’yi işletiyor. Yanında da yine Marmaris’ten yeni gelmiş arkadaşı Murat var.
Şükrü bey bütün nezaketiyle “aç mısınız?” diye soruyor ve ekliyor: “Ben size güzel bir Türk kahvaltısı hazırlatayım, özlemişsinizdir.” Aman kulağa ne güzel geliyor. Uzunca zamandır burnumuzda tüten demleme Türk çayı yanında beyaz peynirli, zeytinli, tereyağda kızartılmış yumurta ve tostla midelerimiz bayram ediyor. Aslında yurtdışında Türk lokantası gördüğümüz zaman gerisin geri kaçmaya yeminliyiz, ne zaman böyle yerlerde bir şeyler yesek, hesabın köklenmesiyle pişman oluyor, yemin billah ederek bir daha gitmeyeceğiz diyoruz. Örnek çok da misal, Pekin’de yürürken rastladığımız Türk lokantasında Türk çayı diye soğuk ve bayat çayı, tavuklu döner diye lavaş arası berbat etsiz sebze yemişliğimiz ve üstüne normalin 3 katı hesap istenmişliği, bizim de yutkunarak ödemişliğimiz var. Ya da Helsinki’de pide diye soğanlı yanmış ekmek yemişliğimiz ve bu sefil şeye de 10’ar Öyro ödemişliğimiz var. Tövbeliyiz yani. Ama bu kez Şükrü beyin nezaketi, Türk kahvaltısının cezbediciliği ile bir araya gelince hayır diyemiyoruz. Ve iyi ki de öyle yapıyoruz, lezzetli ve doyurucu bir kahvaltı pek güzel oluyor. (Kahvaltı Yasmin Cafe Kişibaşı 6 $)


KOH RONG, KAMBOÇYA


Kahvaltı, sohbet derken hemen önümüzdeki feribotun kalkma saati geliyor, koşturarak feribota biniyoruz. Yaklaşık 50 dakikalık hızlı feribot yolculuğuyla, yemyeşil bitki örtüsü, tropik bembeyaz kumsalları ve turkuaz deniziyle gerçek bir yeryüzü cennetini andıran ‘Koh Rong’ adasına varıyoruz. Bir arkadaşımızın yakın bir arkadaşının burada bungalovları ve restoranı var, önceden mesajlaşmışız, geleceğimizi bildirmişiz, beklediğini ve misafir edeceğini söyleyerek bizi sevindirmiş Ahmet. (Ahmet değil tabi ki adı, ayıp, gerçek ismini verir miyim?)
Limana yakın denize nazır tesisini kolayca buluyoruz Ahmet’in. Giysileri, duruşu, davranışıyla “Ben Türküm abi” diye bağıran şef garsona yaklaşıp Ahmet’i soruyorum. “Ahmet uyuyor ama kardeşi şurada abi” diyor Fikirtepeli şef garson Salih. Kardeşe yaklaşıp selam veriyorum. “Merhaba ben filancanın arkadaşıyım. Ahmet geleceğimizi biliyordu.” Kardeş gayet soğuk, “Bize bir şey söylemedi ama buyurun oturun siz, kendisi gelir birazdan.” Oturuyoruz masalardan birine. Sıcak bastırmış. 1 metre ötemiz deniz, ama Ahmet bir şey söylemediği için odalarımıza gidemiyoruz, üstümüzü değiştirip şu şahane sulara kendimizi atamıyoruz. Sağ olsun “misafirim olun” demiş, harcamalarımızı biraz azaltır diye teşekkür ederek kabul etmişiz. Elbette Ahmet’in üstüne yıkılacak değiliz, “bende bir sürü boş oda var” dediği için buraya gelmişiz. Zaten en fazla 4 gün kalmayı planlamışız.

Biraz daha zaman geçiyor. Ahmet geliyor. “Ben sizi dün bekliyordum” diyor. Sonra da hiç konuşmamışız gibi “Ne yapacaksınız, nereye gideceksiniz, planınız ne?” diye sormasın mı? Hacı bildiğimizin haçı koynundan çıktı. Şaşkın birbirimize bakıyoruz Ercan’la, “E işte burada kalmayı planladık, tabi hala odaların uygunsa” diyorum. “Uygun uygun” diyor Ahmet, “Zaten bir iki ay sonra tadilata gireceğiz, o yüzden müşteriye vermiyoruz, sadece personel kalıyor odalarda” diyor. Biraz rahatlıyorum, sonuç olarak para kazanacağına bize verip zarar etmesini istemeyiz, öyle bir durumda parası neyse ödemeyi kararlaştırmıştık zaten Ercan’la, böylece bu ağır yükten de kurtulmuş olmak rahatlatıcı. Ahmet “Ne kadar kalacaksınız?” diye soruyor gülerek ve uyku mahmurluğu gözlerini ovuşturarak. 4 gün diye planladığımız halde “2-3 gün düşündük ama bakacağız duruma göre karar vereceğiz” diyorum. “Ama tekrar söylüyorum, bir sıkıntı olacaksa biz başka yerde de kalırız önemli değil.” E adam haklı, para almayacak, ne kadar kalacağımızı merak etmesi de gayet normal. “Yok yok problem değil, müşteri almıyoruz dedim ya, istediğiniz kadar kalın” diyor.
“Tamam, ben odaların durumuna baktırayım” deyip Fikirtepeli'ye sesleniyor.
“Odalar ne âlemde Salih?”
“Oda yok abi”
“Nasıl yok? 3 numara boş değil mi?”
“Orada Ali kalıyor abi”
“Peki, 4 numarada?”
“Veli”
Bu konuşma uzayıp gidiyor. İçten içe iyice sinirleniyorum. Bu konuşma daha önce yapılmaz mı? Oda ayarlaması önceden halledilmez mi? Geleceğimiz belli.
- “Sıkıntı varsa başka bir yer bakalım” diyorum. Ahmet biraz düşünüyor, “bir yatakhanemiz var, oraya bir bakın, biraz kötü ama...”
- “Önemli değil, biz nerelerde kaldık, her yer olur” diyorum.
Birlikte yatakhaneye gidiyoruz. Doğru, biz en inanılmaz, köpek bağlasan durmaz yerlerde de kaldık. Ama burayı anlatmam mümkün değil. Yani burayı anlatmayı başarma gibi bir yeteneğim yok, öyle bir yer. Bir kere bambulardan yapılma bu büyük yatakhane düz bir zeminde değil. Evet, doğru duydunuz, bina olduğu gibi bir tarafa kaymış. Bu nedenle de ayakta dururken 30 derece yatık durumdasınız ve bir yere tutunmadan ayakta kalmanız mümkün değil. Yani bina aslında çökmüş ama tam da yıkılmadığı için siz ayakta sanıyorsunuz. İçinde ranzaların olduğu yatakhane boş da değil üstelik, içerde Ahmet’in bile haberinin olmadığı birileri var. Yataklar lime lime olmuş, pamukları dışarı fırlamış. Serinletici olmadığı için 100 derece falan içerisi. Her yeri örümcek ağları sarmış. Felaket bir yer. Bizim memnuniyetsiz halimizi görünce “Beğenmediniz galiba” deyip kahkaha atıyor Ahmet. Beğenmediniz demek kolay Ahmet’ cim, gel de sen kal.
- “Siz biraz dolaşın, gerekirse ben size başka otellerden yer bulurum” diyor Ahmet. Hah tamam şimdi tuttuk eşeğin şeyini, kulağını. Koh Rong pahalı bir yer diye zaten sana geliyoruz Ahmet’ cim, yer bulmaya biz de bulurduk. Bulma da diyemiyoruz, biz buluruz, hiç denmez ayıp… Ercan’la bakışıyoruz, gene gözlerimiz konuşuyor. Adam halimizi nerden bilecek, şimdi gidecek geceliği 40-50 dolardan aşağı olmayan bir yer bulacak, biz de ayıp olmasın diye bir şey diyemeyeceğiz, ağlayarak vereceğiz parayı diye düşünüp kendime kahretmeye başlıyorum. Eşyalarımızı, kapısı kırık, kilidi olmayan bir odaya koyup mayoları üstümüze geçirerek çıkıyoruz Ahmet’in mekânından. Allah iyiliğini versin Ahmet… Allah seni bildiği gibi yapsın Ahmet…

YARIN: Koh Rong, Kamboçya

 
Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2017, 14:44
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER