Bir yol hikayesi

Babadağ, Laodikeia, Pamukkale, Hierapolis, Krahayıt ve Beyağaç Karagöl, Denizli'de iki güne sığdırdığımız yolculuğumuzun önemli durakları

Bir yol hikayesi

İzmir'den Denizli'ye doğru yola çıkmadan önce yaklaşık 800 kilometrelik yolculuğumuzu detaylarıyla planlamıştık. Önce Pamukkale, sonra Hierapolis ve Karahayıt ilk gün programımızın duraklarıydı. Güne veda ettikten sonra geçen yıl Mart ayında konakladığımız Bağbaşı Yaylası'nda, 1200 metrede, ahşap evlerde şömine başında geçirecektik geceyi. Ama Bağbaşı Yaylası'na bize ulaştıracak teleferik tesislerinde x-ray cihazının başında atmaca kuşu gibi bekleyen güvenlik görevlisi “Buldum, buldum” diye, zafer kazanmış kartaca komutanı coşkusuyla bağırınca, hayal ettiğimiz bol yıldızlı gecenin gerçekten de hayal olduğunu o an anladık. Çünkü çantalarımızda içki var diye yukarıya çıkmamıza izin vermediler. Bizi o saatten sonra kalacak yer aramak zorunda bırakanlara bol bol selam göndermeden önce o gecenin sabahına İzmir'e dönelim, yolculuğa birlikte çıkalım.

İlk mola yerimiz Selçuk yakınlarındaki Belevi Gölü. Bol yağışlı bir kış mevsiminin ardından göl suyla yüklü. Su kenarında küçücük bir kır lokantası, karabataklar, mekeler, bir kaç ördek, yuvasına inşaat malzemesi taşıyan leylek... Çevremizde ne varsa taze... Suyla kuşatılmış eriğin çiçekleri, otlar, yapraklar... Çayınızı yudumlarken ilkbahar güneşinin ışıklarıyla yıkanmak güzel...

Evleri rengarenk

Otoyoldan ulaştığımız Aydın'ı geride bırakıp, Köşk'ü, Sultanhisar'ı, Atçe'nın çilek seralarını, Nazilli'yi, Kuyucak'ı hızla geçiyoruz. Sarayköy'den Babadağ'a yöneliyoruz. 16 kilometre sonra dağ kucaklıyor bize. İlçe adını aldığı dağın yamaçlarına yaslanmış. Rengarenk boyanmış evleri, daracık sokakları ve bahçeleriyle üzerine bahar çiçeği serpilmiş gibi ilkbaharın bütün güzellikleriyle kucaklıyor bizi... Şimdiye kadar görmeyenler için Babadağ'ı kısacık tanıtalım.

Babadağ, zamanın Oğuz Türkleri'nden bir yörük aşiretinin 1386 yılında şimdiki Babadağ'a üç kilometre uzaklıktaki Oğuzlar Köyü'ne yerleşmesi ile kurulmuş. İlk adı Beşikkaya iken daha sonra Sarayköy’de oturan Kadı'nın oturduğu yer anlamında Kadıköy adını almış.Son olarak 1935 yılında Babadağ adı verilmiş. Denizden yüksekliği 854 metre. Arazi dağlık ve engebeli olduğu için tarıma elverişli değil. 6 bin 500 nüfuslu ilçe zirveleri karla kaplı Babadağ'a yaslanmış haliyle bir Ege kasabasından çok Tibet'in dağ köylerinden birinde olduğunuz hissi veriyor.

Babadağ Denizli'de dokumacılığın merkezi olarak biliniyor. İlçe merkezinde 19 fabrika ve 60 civarında dokuma atölyesi var. 800-900 arasında tam otomatik tezgah dokuma ürünleri üretiyor. Denizli'nin en önemli tekstil sanayicilerinin Babadağ'da yetiştiklerini de hatırlatalım.

Babadağ'ın ardından Ege'nin en önemli antik bölgelerinden Laodikeia Antik Kenti'ndeyiz.

Ege'nin ikinci efesi

Helenistik kent, M.Ö. 3. Yüzyıl'ın ortalarında Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından eşi Laodike adına kurulmuş. M.Ö. 130/129 yılında ise bölge tamamen Roma’ya bağlanmış. Hıristiyanlığın ilk 7 kilisesinden birine sahip olan kent, Erken Bizans Dönemi’nde metropollük seviyesinde dini bir merkez haline gelmiş. Laodikeia’da yapılan kazı çalışmaları, Erken Kalkolitik Dönem (Bakır Çağı, M.Ö. 5500’den M.S. 7. Yüzyıl'a kadar kesintisiz yerleşimlerin varlığını ortaya koymuş. Laodikeia, önemli arkeolojik kalıntılara sahip. Yaklaşık 5 kilometrekarelik alana yayılan Laodikeia’nın önemli ve günümüze kadar gelebilen yapıları içinde; Anadolu’nun en büyük stadyumu (ölçüleri 285x70 m.), 2 tiyatrosu, 4 hamam kompleksi, 5 agorası, 5 nymphaeumu, 2 anıtsal giriş kapısı, Bouleuterionu, tapınakları, Peristylli evleri, Latrina, kiliseleri ve anıtsal caddeleri sayılabilir. Kentin dört tarafını ise nekropol alanları çeviriyor. Antik kentin en çok Japonlar tarafından ziyaret edildiğini bölgedeki rehberlerden öğrendik.

Sonraki durağımız Pamukkale'ydi. Kavuşmakta olan güneşin travertenlerden süzülen sulara yansımasını fotoğraflayabilmek için zamanla yarışırken bu doğa cennetinin susuzluktan hızla kararmakta olduğunu üzülerek farkettik. Yerli ve yabancı gezginlerin ülkemizde en çok ziyaret ettikleri turizm merkezlerimizden biri olan Pamukkale'de, travertenlerden akan termal suyun çevredeki turistik tesisleri beslediği için hızla azalmaya devam ettiği iddia ediliyor.

İşte hizmet budur

Gezimizin ilk gününü bin 200 metrede Bağbaşı Yaylası'nda Denizli Büyükşehir Belediyesi'nin işlettiği, ahşap evlerden oluşan konaklama tesisinde noktalayacaktık. Yerlerimizi de ayırtmıştık. Ancak bizi yaylaya ulaştıracak teleferik işletmesinin girişine kurulan x-ray cihazında, çantalarımıza koyduğumuz içkileri farkeden görevliler yukarıya çıkışımıza izin vermediler. Bu sürpriz, “Biz kimsenin yaşantısına, eğlencesine, içkisine karışmıyoruz” diyenlerin bu ifadelerinde ne kadar samimi olduklarını anlamamız için bulunmaz bir fırsattı.

Özgürlüklerine düşkün İzmirliler olarak o saatten sonra konaklayacak bir yer bulmanın zorluğunu bildiğimiz halde özgürlüklerimizden taviz vermedik. Karahayıt'ta su istediğimiz resepsiyon görevlisinin “Su yok, isterseniz damacanadan vereyim” dediği, odasında terliği, banyosunda sabunu olmayan bir otelde kalmayı göze aldık. Ama özgürlüğümüzü doya doya, geç saatlere kadar yudumladık...

Yolculuğumuzun ikinci gününde güneşli ama soğuk ve rüzgarlı bir sabaha uyandık. Turizm sezonunun açıldığını henüz farketmemiş izlenimi veren otelimizde beşinci sınıf kahvaltının ardından yeni rotamıza Beyağaç yakınlarındaki Karagöl'e yöneldik. Denizli ile Beyağaç arası 93 kilometre. Yol boyunca baharı soluyarak rengarenk çiçekler açmış bademlerin, eriklerin, kirazların, şeftali ağaçlarının arasından geçtik.

Sakin, durağan, genelde gençlerin yaşamadığı birçok köyü geride bıraktık, köy meydanlarında sohbet etmekten başka işleri olmayan “doğdukları yerde ölen” yaşlı köy sakinleriyle selamlaşarak. Kale’ye az kala eski bir köprü ile üzerinden geçtiğimiz Yenidere önceki yıllardan daha coşkulu akıyor.

Yaylanın kasabası

Kavaklıkların arasından aniden karşımıza çıkan Beyağaç yaklaşık 6 bin nüfuslu, kendi halinde yaşayan uzak bir Ege kasabası... Son olarak 10 yıl önce gitmiştim. AKP'li belediye başkanının yönetiminde bir adım ileri gitmemiş. Hatta daha da eskimiş. Ama ağaçlıkları, meyvelikleri, eski evleri ve tertemiz akan berrak dereleri ile en sevdiğim yerleşim yerlerinden biri... Batı Toroslar'ın başlangıcında olması buraya bir dağ kasabası havası da veriyor.

Beyağaç batı Toroslar’ın son uzantısı olan Sandıras dağlarının kuzey eteklerinde Denizli- Muğla il sınırlarında “Eskere” ovasının ortasından geçen “Akçay” kenarında kurulu. Beyağaç adını sularının bolluğu, çok yeşil bitki örtüsü ve yaşlı ağaçlara sahip olmasından alıyor. Beyağaç çevresinde “Yörük Kültürü” olarak adlandırılabilecek Göçebe Kültürü ön plana çıkıyor.

Temiz bir tuvalet bulamadığımız Beyağaç'tan Karagöl'e gitmek üzere, karaçam ve sarıçam ormanlarının arasından bin 335 metreye tırmandık. Karakışın bıraktığı kar birikintileri yüzünden aracımız yolda kalınca yürüyerek devam ettik yolculuğumuza ve sonunda tırmandığımız bir yokuşun sonunda, uzakta, kesif ormanların arasında koyu mavi yansımalarıyla Karagöl karşımızdaydı. Görmenizi ısrarla önereceğim bir yer Karagöl...

Size göre Türkiye’de kaç Karagöl vardır? Sanırım tahmin edemezsiniz. Ben de tahmin edemezdim. Yamanlar Dağı’nda ve Dikili yakınlarında adı Karagöl olan iki göl olduğunu biliyordum yakın zamana kadar. Araştırınca Beypazarı’nda, Sivas’ta, Şavşat’ta, Artvin’de, Giresun’da, Niğde’de, Borçka’da ve Ankara Çubuk’ta, Denizli Bozkurt'ta da birer Karagöl olduğunu öğrendim.

Kışın 200 hektarlık alana yayılan yazın ise ortadan kaybolan Karagöl’ü de biz Denizli’nin Beyağaç kasabasından Topuklu Yaylası’na çıkarken yıllar önce keşfettik. Bu sessiz cennet şöyle anlatılıyor yerel kitaplarda:

“Karagöl , Çiçekbaba ve Armıtçık zirveleri arasında Gökçay vadisinin kuzeyindeki çöküntü bölgesinde yer alıyor. Yaklaşık 200 hektarlık alanı kaplıyor. Burası 1334 metre yükseklikte. Bir görünüyor, bir kayboluyor. Düzlüğün ortasında küçük bir kaynağı var. Yağmur sularıyla besleniyor. Temmuz ayı ortalarında tamamen suyu çekilişor. Ekim yada Kasım aylarında tekrar su tutmaya başlıyor. Aslında bir doğa lâboratuarı. Etrafındaki yaşlı karaçam ağaçları hem tarih ve kültür, hem de doğa tanıkları. Bu ağaçlar yakın zamana kadar çobanlık yapan ve sonra yerleşik hayata geçen yöre insanının evleri olmuş, şimdi ise az sayıda kalan “Angıt” kuşlarının barınakları.”

Şiddetli soğuk rüzgara aldırmadan asırlık karaçamların her yanından kuşattığı masmavi gülün çevresini dolaştık. Kimbilir kaç yıl önce ağaçlardan kopup yere düşmüş dallar, fosilleşmiş ağaç kabukları, kozalaklar. Zirvesi karlı Sandras Dağları, yaşlı ağaçları, karşı kıyılarda ötüşen angıt kuşları ve sessizliğiyle Karagöl bir rüya gibiydi. Uyanmak istemedik.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER