Pembe taşların şehri: PETRA

Büyüleyici pembe taşların şehri. Taşın yeryüzündeki tüm ve en güzel halleri. Bu benim Petra tanımım. Bakalım, bana katılacak mısınız?

Pembe taşların şehri: PETRA

Hazırlayan / Neşe BAYRAÇ

Petra, Ürdün Amman'ın yaklaşık 250 km. güney doğusunda yer almakta. Akabe yolu üzerinde.

Petra, Yunanca “Taş” demekmiş. Güney Ürdün kumtaşı kayalıklarına Nebati İmparatorluğu tarafından M.Ö. 400 ile M.S. 106 yıllarında inşa edilip ve başkent yapılan, yapılışından yaklaşık 1000 yıl sonra, 1812 yılında İsveçli maceraperest- gezgin tarafından yeniden keşfedilen kayıp antik şehir.

Bu keşfin de çok ilginç bir öyküsü var. Bu İsveçli maceraperest Johann Burckhardt akıcı Arapçası ve Müslüman görüntüsü ile Ortadoğu’da geziler yapan bir kâşif. Şam’dan Kahire’ye giden ve az bilinen bir yol üzerinde yolculuk yaparken çöl bedevilerinden hiçbir Avrupalı'nın görmediği Sharra Dağları'nda görkemli bir antik kentin bulunduğuna dair hikâyeler dinliyor ve başlıyor o kente ulaşmak için yol aramaya. Ama hikâyedeki antik kente ulaşması çok zor. Çünkü antik kente bir yabancı olarak gitmesi çok kolay değil ve yerel halk antik kent çevresinde Musa Peygamberin kardeşi Harun’un (Aaron) mezarının olduğuna inandığı için bilgiyi kimseyle paylaşmıyor. Ama O, bu bilgiyi kullanarak Musa Peygamberin kardeşi Harun’un (Aaron) mezarına kurban adamak istediğini söylüyor. Bu olayı gerçekleştirmek için yerel halktan bedeviler kiralıyor ve kurbanla birlikte yola çıkıyor. Yerli bedevilerin yol göstermesiyle uzun süre dar bir vadide ilerleyen grup, maceraperest Johann Burckhardt'ın ve tüm dünyanın, Dünyanın Yeni Yedi Harikası arasında sayılan Petra Antik kentini “yeniden keşfetmesini” sağlıyor.

Ben bu hikâyeyi ilk duyduğumda oldukça etkilenip işte gerçek maceraperestlik ve kâşiflik budur demiştim. Düşünün, yıl 1812, kendi kültürüne çok uzak bir ortamda hiç tanımadığı insanlarla dağların tepesinde bu gizli saklı yerde hiç mi korkmadı ve çekinmedi.

Petra, yıllar içinde Ürdün'ün simgesi halini alıyor. Dünyada ölmeden önce görülmesi gereken ilk 28 yer listesinde bulunuyor. Ayrıca, Petra 2007 yılında oluşturulan dünyanın yeni 7 harikasından biri seçiliyor ve 1985 yılından beri Dünya Kültür Mirası listesinde de yer alıyor.

Taşların renginden dolayı “Rose City” olarak da isimlendiriliyor.

Petra, zamanında Ölü Deniz ve Kızıldeniz arasında, Arap, Hint, Çin geçit yolları üzerinde yer aldığı için de ticari açıdan çok önemli bir merkezmiş. Kayaların bazen doğal, bazen de insan eliyle oyulması sonucu oluşmuş bir geçit. İçerisinde büyük ibadethaneler, 8000 kişilik amfi tiyatro, evler, ticarethaneler, anıt mezarlar bulunuyor. Dünya'daki en büyük arkeolojik alanlardan biri olarak biliniyor. 100 km2 kadar geniş bir alana yayılmış.

Petra kenti aynı zamanda Musa Peygamberin vadisi anlamına gelen 'Wadi Musa’nın başında yer alıyor ve Musa Peygamberin burada asasını yere vurarak yerden su fışkırdığına inanılan kutsal yerlerden olduğu düşünülüyor. Aynı bölge Nebatiler döneminde kutsal tanrı olarak inanılan Dushara kutsal alanı olarak da saygı duyulan yerlerin başında geliyormuş. Tarih boyunca Hristiyanlığa ve en son da Müslümanlığa hizmet etmiş.

Şehrin inşası 500 yıl kadar sürmüş. Şehre ulaşmak için Siq denilen daracık dev kayaların arasından geçerek gidiyorsunuz. Şehir girişte 1.2 km. kadar içeride. Bu şehrin düşman saldırılarına karşı korunmasını da sağlamış. Bölgenin günümüze değin bozulmadan gelmesinin en önemli nedeni az yağış alması. Yağış çok olsaydı kumtaşı yapılar özelliği gereği bozulabilirmiş.

Gezerken kayalardan su geldiğini fark ediyorsunuz. Nabetaylar, yaptıkları, günümüzde mühendislik harikası olduğu düşünülen su kanalları ve baraj sayesinde sel gibi kontrolsüz su akışlarını kontrol edebilmişler. Ayrıca, bu baraj sayesinde etrafı bozkır, çöl durumundaki kurak doğada stabil su kaynağı oluşturabilmişler. 8000 kişilik amfi tiyatro, baraj yapımı ve M.Ö. yıllarından bahsediyoruz. Günümüzde, Ürdün'de kontrolsüz yağan yağmur ne ölçüde kontrol edilebiliyordur ve değil 8000 kişilik herhangi bir amfi tiyatro var mıdır acaba?

Ürdün Amman’ı da görmüş biri olarak, o dönemdeki uygarlık bugünkü Ürdün uygarlığından ileri geldi bana. Tüm yapılar Nabetaylar tarafından yapılmış ve M.S. 106 yılında şehir Romalıların eline geçmiş. Ancak daha sonra hiçbir şey eklenmemiş. Şimdi başlayabiliriz şehri gezmeye. Önce tepeden bakalım. Biz gece gelmiştik Patra’ya. Meğerse otelimiz Patra’ya tepeden bakarmış.

Bu da Patra’nın içinden dışarıya bakış.

Antik şehre giriş 50 JOD (190 TL). İnanılmaz pahalı. Ama şimdi düşününce dünyanın yeni 7 harikasından biri ve Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde, ölmeden görülmesi gereken ilk 28 yerden biri. Değer diyorum. Gördüklerimizden de değer olduğunu düşünüyorum. Ancak, Ürdünlü ve orada oturma izni olanlara 1 JOD. (2015 yılı)

Bu arada belirtmem gerekiyor Ürdün oldukça pahalı bir ülke. Mevsim aslında gezi için biraz sıcak. Aslında Nisan-Mayıs ayları öneriliyor. Ancak Ürdün iklim açısından değişik bir ülke. Aynı anda Amman daha yüksekte olduğu için üşütüyor. Biz de optimum sıcaklık olan bir zamanı seçtik. Haziran.

Giriş kalabalık ama dayanılmaz değil. Her milletten insan var. Araplar da çok ilgili. Gelişmemiş ülkelerin turistik yerlerinin kaderi olan satıcılar burada fazlasıyla mevcut ve ısrarcı tavırları ile konsantrasyon bozuyorlar. Atla, eşekle ve deve ile gezdirme, hediyelik eşya satma konusunda inanılmaz tacizkarlar, sürekli yolunuzu kesiyorlar. Bu kadar saygın ve önemli bir arkeolojik değer adına ortam kontrol altına alınamaz mıydı acaba? Ortam tüm bu negatifliğin yarattığı konsantrasyon bozukluğuna rağmen sizi kendisine çekiyor.

Saatler sürecek gezimize başlamadan önce ilk iş olarak dün akşamdan öğrendiğimiz üzere hemen Bedevi şekline giriyoruz. Aslında insanların tarih içinde buldukları çözümler oldukça kullanışlı oluyor. Örneğin, bu şekilde başın bağlanması güneşten etkili bir koruma sağlıyor.
 

Post - modern Bedevi halimizle bu maceraya hazırız.

Antik şehrin girişi

ve ilerliyoruz. İlerledikçe görüntüler daha da etkileyici oluyor.

Girişteki kaotik ortama karşın içerisi tertemiz.

Yaklaşık 2 saat süren bir yürüyüşten sonra kayaların aralığından

İlk ulaşılan ibadethane El Khazzneh, yani Hazine, kayalıklar arasında uzayıp giden 1.5 km’lik bir yolun sonunda görülüyor. The Siq olarak adlandırılan bu nefis yolu geçince, kayaların arasında beliren El-Hazne’nin görünümü tek kelimeyle büyüleyici. 39.1 metre yüksekliğinde, 25.30 metre genişliğinde, sarp bir kaya üzerine oyulmuş bu zarif eser insanı huşu ile bakmaya sevk ediyor.

Büyük olasılıkla M.Ö. 1. yüzyılda, tapınak, mezar odası veya buna benzer sebeplerle inşa edildiği düşünülüyor. Hazine’nin ön cephesi, Nebati, Yunan, Pagan ve Mısır kültürünün mitolojik figürleriyle süslenmiş. Mısır tanrıçası İsis’ten, Zeus’un oğullarına ve Amazonlara kadar çok sayıda kültüre dair heykeller ve figürler barındırıyor. 2000 yıldan bu yana heykellerin birçoğu aşınmış olsa da etkileyici bir görünüme sahip.

Gösterişli ön cepheye tezat iç oda 12 metrekarelik 13 metre yüksekliğinde basit bir salon bulunuyor. Buraya ziyaretçi kabul edilmiyor. 1989 yılında çekilen Indiana Jones and the Last Crusade ile The Red Sea Sharks, Adventures of Tintin, Sinbad and the Eye of the Tiger ve Sky 1 dizi serisinde geçiyor. Burası aynı zamanda yolun yarısı sayılır. Biraz dinlenip askerler ile hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.

Kısa bir moladan sonra yola devam. Herkes en uçtaki manastırı görmeden gelmeyin diyor. Yorulunca vazgeçileceği düşünülüyor sanırım. İstenirse her türlü binek hayvana binilebilir. Hatta at arabaları bile mevcut. Biz yürümeyi tercih ettik.

İçeriye doğru ilerledikçe yol bozuluyor. Ama bambaşka görüntüler ile karşılaşıyoruz.

Kaya mezarları ve stadyum

İddialı davet yazıları ile birbiri ile yarışırcasına onlarca kahvehaneleri görünce cennet görmüş kadar mutluyuz. Dinlenmek için inanılmaz fırsat. Daha yolun yarısında bile değiliz.

Oluşturulan mağara kafelerde çiçek bile düşünülmüş.

Bu kafede bir resimli yazı vardı. Batılı bir kadın (İngiliz veya Amerikalı, hatırlayamadım) burada yaşayan yerel bir adama aşık oluyor ve her şeyini bırakıp buraya yerleşiyor. Yıllardır mutlu mesut yaşayıp gidiyorlarmış. Birlikte fotoğrafları da vardı. 20 yıl öncesi ve şimdiki halleriyle birlikte. Ayrıca karşı kafenin sahibi de bu bölgede yıllardır yaşayan bir İngiliz'di. Ayak üstü sohbet ettik. İnsanların tercihleri ve yaşam şekli ne kadar sonsuz değişik olabiliyor diye düşündüm.

Yerel halk.

Gözlerindeki sürmelere dikkatinizi çekmek isterim. Kadın - erkek herkes yoğun bir biçimde kullanıyor. Sebebi de gözleri tozdan ve yoğun güneş ışığından koruyormuş. Ayrıca kaş ve kirpiği besliyormuş. Sürmeyi kendileri yapıyor. Bir ara üç lokal genç gördüm yan yana oturan. Gözlerindeki sürmelerle Jonny Deep'in Karayip Korsanları'ndaki hali gibiydiler.

Yorulmak yok yola devam...

Ah o da ne öyle. Az ilerde satıcıyı görünce hemen sürme uygulaması yaptırmaya karar veriyorum. Yine kobay halleri. İnsan bir korkar değil mi. Göz bu.

Satıcı da Karayip Korsanları modunda, yerel halkın çok turistik versiyonuydu. Bu uygulamanın en kötü yanı sürmenin kuruması için satıcının yüzüme üflemesiydi, ki o anda hayatla bağımın kesilmesini istemiş olabilirim.

Kendisi bendeki motivasyonu görünce beni baştan yaratmaya karar verdi ve eşarbımın Bedevi modelini değiştirdi.

Sonra hızını alamayıp aksesuarlar da ekleyip beni baştan yarattı denilebilir.Deneyimim sonucunda en sıradan yüz ve gözün bile böyle bir uygulama ile son derece çekici hale getirilebileceğini düşünüyorum.

Çay kahve molası deyip dinlenmeden sonra yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam ediyoruz. Önce anfi tiyatro ve baraj, kaya mezarlarının ve resmi yürüyüş yollarının olduğu geniş bir alana geliyoruz. Buralar Roma dönemine ait. M.Ö. 500 civarı su kıtlığına karşı mühendislik teknikleri ile su toplama sistemleri oluşturmuşlar. Kumtaşı kayalıkların suyu geçirmesini önlemek için içerisini bir çeşit fayansla kaplamışlar. 8000 kişilik anfi tiyatroları varmış. İnanılmaz!

Kayalara oyulmuş evler

Kayalara oyulmuş tapınaklar

Sonra başlıyoruz tırmanmaya.

Tırmanış boyunca satıcıları görmek, mola vermek açısından iyi geldi. Satıcıların çoğunluğu kadın ve çocuk. Dağın başında kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde yaşayan bu çocuklar, turistlerden cips, sakız ve kola gibi her türlü kötü gıdayı yalvarırcasına istemesi bu ürünlerin bu kadar bilinmesi inanılmaz ve çok üzücü.

Artık biliyorum ki bu buğulu gözler sürmeden.

Bu şirin kıza şeker yerine kâğıt kalem verdik. Mutlu oldu.

Veee sonunda yolculuğun sonu... Tapınak. El Deir

Tapınağın içi.

47x40 metre büyüklüğünde olduğu söyleniyor. Burası putperest Nebatilerin önemli bir tapınağıymış. Arkeologlar içerisinde o döneme ait inanılmaz bilgiler içeren tam 152 tomar kağıt belge bulmuşlar.

Aslında burası son duraktı. Çok şükür ulaşmıştık. Ama aşağıdaki fotoğraftaki yazıyı görünce hızımızı alamayıp biraz daha tırmandık.

Tırmandıktan sonra da bu yazıyı gördük.

Ve işte en yüksek noktadan görünüş. Sonsuzluk hissi. Rakım 1700 metre civarı.

Petra yürüyüşümün bu son noktasına geldiğimde uçurumun kenarına yüzüm karşı dağlara donuk şekilde oturdum. Epeyce yorulmuştuk ama hissettiğim yorgunluktan öte ürpertiydi. Böylesine bir duyguyu güne değin sadece Kâbe ziyaretim sırasında hissettiğimi hatırladım. Sonrasında ise Taj Mahal’de olacaktı. Bu karmaşık duygularla karşıdaki bomboş, çorak dağlara bakarken, Musa Peygamberin diyarında olduğumu hissettim.

Aslında Petra’nın en yüksek yeri Jabal Haroun’da (Harun Dağı) yer alan, Musa peygamberin kardeşi Harun’a ait olduğu söylenen bir mozole olduğu belirtiliyor. Ancak, buraya çıkmak için 4 saat ayırmak gerekiyormuş. Aklım kaldı doğrusu.

Ve inişe geçiş.

Yolumuz toplam 6 saat sürdü. Bittiğinde biz de bitmiştik. Toz toprak içindeydik.

Ama değmişti.

Bence buraya tam 1 gün ayrılmalı.

Petra gercekten dünyanın yeni 7 harikasından biri olmayı hak ediyor.

Dönüş yolu

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner92