banner112

1940’dan 2021’e uzanan bir öykü DURSUN ÖĞRETMEN

Adını ‘Dursun’ koymuşlar kız çocuğu olmasına rağmen, ondan önce doğan 2 kardeşi hayata tutunamadığı için yaşasın, hayatta kalsın diye. Kalmış da. Adına inat hayatı boyunca da hiç durmamış yürüdüğü yolda.

1940’dan 2021’e uzanan bir öykü DURSUN ÖĞRETMEN

Haber / Hatice BÜLBÜL

Nüfus kaydında 1926 doğum tarihi ama Dursun Tezcan gerçekte 1928 diyor. 93 yıllık geçmişin okulla tanıştığı o ilk anlarını daha dün yaşanmış gibi ayrıntılarıyla hatırlayan pırıl pırıl bir hafızası var. Yaşadığı dönemin tüm zorluklarına rağmen 2021 yılından 1940’lı yılları özlemek, onun ve onun gibi kız çocuklarının çabasına, ailelerin onları okutma çabalarına gıptayla bakmak biraz da canını yakıyor insanın. Taassubun (bağnazlık) hayatın her alanını ele geçirdiği, kadınların her geçen gün daha çok eve kapatıldığı, sesinin kısıldığı, şiddet gördüğü, canına kıyıldığı günümüzde, 1940’lı yılları özlemek gerçekten düşündürücü. 4 artı 4 sistemiyle, taşımalı eğitimle okumasının yolu biraz daha kesilen kız çocukları ve bundan 81-82 yıl önce Ceyhan’ın Çakaldere Köyü’nden kalkıp okumak için Düziçi Köy Enstitüsü’nün yolunu tutan 11 yaşındaki Dursun… Tek örnek de değil o günün koşullarında bunu başaran, başka kız çocukları da vardı köyünden yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan okullara giden, gönderilen. Onlar, hem kendi, hem de çevresinin geleceğini aydınlatmak için tüm zorluklarına rağmen çıktılar yola.

Kırımdan 93 harbinde göçen Tatar bir ailenin, marangoz bir baba ve ev hanımı bir annenin 5 çocuğundan biri Dursun öğretmen. Dursun, ilkokula camide başlamış. 6 yaşında da okumayı sökmüş. 33 yılında 5 derslikli okulun yapılmasıyla eğitimine orada devam etmiş. Öğretmeni ‘sen çok zekisin, git oku’ demiş ama 5 çocuklu yoksul bir marangoz nasıl okutsun çocuğunu? Sonrasını şöyle anlatıyor Dursun öğretmen, “İlkokuldan mezun olunca, bir gün halamın yanına Adana’ya misafirliğe gittim. O anda köyümüze köy enstitüsü müfettişleri gelmiş, kahvede erkeklerle konuşurken, öğretmenim de babam da ordaymış, köy enstitüleri açılıyor, oradan çıkan çocuklar öğretmen olacaklar demiş müfettişler. Muhtar senin çocuğun var mı demiş, bir kızım var. O zaman tamam, yazıyoruz demiş. Ondan sonra dönmüş öğretmenime babam, ‘usta benim kızı da yazdıralım ama annesi göndermez, çünkü ilk çocuk, zor meydana geldiği için.’ ‘Sen yazdır’ demiş, ‘belki gönderir.’ Sonra ben Adana’dan geldim. İstasyonda karşıladılar, ‘babam seni verdi’ diyorlar. ‘Nereye verdi? gelinlik kız değilim kocaya gidecek.’ Eve gittim, ‘ana dedim bunlar bir şey diyorlar?’

Annem, ‘ne bileyim’ dedi, ‘bir yer varmış, orada okuyup da öğretmen oluyorlarmış, baban seni vermiş, ama sen ağla da belki dayanamaz, göndermez.’ Seviçten deliye dönerek; ‘Hiç de bile, ben ağlamam, giderim’ dedim.”

Evinden, ailesinden birgün bile ayrı kalmaya dayanamayan 11 yaşındaki Dursun, ailesinden uzakta 5 yıl geçirmeyi göze alarak gider okumaya. Köyü, köylüyü kalkındırmayı, tarımı modernleştirmeyi, feodal yapıyı kırmayı amaçlayan köy enstitülerinin öğrencilerinden biri de, verdikleri 0 numara pelerin bile üstüne büyük geldiği için yerlerde sürünen 11 yaşındaki ufak tefek Dursun olur. “İyi ki köy enstitüsünde okumuşum. Eğer genç olsam, bana bir başla dense gene öğretmen olurum ve köy enstitüsünden mezun olurum.” diyor Dursun öğretmen.

OKULA GİDEN ZORLU YOL

O günlere dair her ayrıntı daha dün gibi hafızasında. 93 yaşına rağmen isimlere, tarihlere, günlere varıncaya her şeyi hatırlıyor. Muhtarın kızını da alarak babasıyla yola çıkışları, tren yolculuğu, Mahmure kasabasında trenden indikten sonra at kiralayarak yola düşmeleri, şöyle anlatıyor: “Babam orda bir delikanlının atını 1 liraya kiraladı. Bizi Düziçi’ne götürecek. Bavullarımızı çattı, biz iki kızı da ata bindirdi, babam arkasından, atın sahibi yularından tutarak yola düştük. Bir sürü yol gittik, bir çaya denk geldik. Çayın adı Deli Çay’mış. Bir yerden giriyorsun, ta 5 metre alttan çıkıyorsun. Korkusundan atın yularından tuttu, bizi atın üstünde arkadaşımla karşıya geçirdi.”

Uzun bir yolculuktan sonra Düziçi Köy Enstitüsü’ne ulaşırlar. 70 oğlan, 2 de kız öğrencinin olduğu okulda, Dursun Tezcan ve arkadaşıyla birlikte kız öğrenci sayısı dörde çıkar. Biri Adana Misis’ten, biri Maraş’ın Eloğlu kasabasından, iki de Ceyhan’dan. Maraş’tan gelen bir imamın kızıdır. Banyoları yaptırılıp yeni elbiseler verildikten sonra 11 yaşındaki çocuk Dursun ilk kez evinden çok uzakta bir yatakhanede uykunun güvenli kollarına bırakır kendini. Sonrasında Hatay’dan, Mersin’in Arslan Köyü’nden Antep’ten, Maraş’tan, Adana’dan başka kızlar da gelir Düzce’ye ve 11 kız öğrenci olurlar. Babası, ilk göz ağrısı kızını bıraktıktan sonra ağlaya ağlaya döner Ceyhan’a.

KIZ-ERKEK OMUZ OMUZA

Dursun, 1940 yılında girdiği enstitüden 1944-1945 döneminde mezun olur. O günleri şöyle anlatıyor Dursun öğretmen: “Ziraat öğretmenleri vardı, ziraata giderdik. İnek sağdık, yoğurt mayaladık, ekin biçtik, pamuk topladık. Bir hafta tarım, ziraat, bir hafta atölye. Belki 15 tane dikiş makinası vardı. Orada nakışlar, dikişler, kendi elbiselerimizi diktik. Bir de inşaat yapıyoruz. Oğlanlar marangoz, inşaatçı, demirci. Biz de kızlar olarak keşkere diyorlar ya, çimento harç taşıyoruz tuğla taşıyoruz.”

Ülkenin gerçeklerinden uzak, batı kültürünün kötülükleriyle yetiştiriyorlar dedikleri çocuklar tüm bunların yanında, Dursun Öğretmen’in anlatımıyla, köylülerle kaynaşmak için köy düğünlerine bile gidip orada müzik aleti çalarlar. Enstitü’de, müziğinden halk oyununa kadar bu ülkenin kültürel değerleriyle ilgili dersler de görürler. “Müdürümüz bir ara İzmir'den bir klarnet bir davul bir de efe getirdi, İzmir'in zeybeklerini öğretti bize o efe. Mandolin, keman çalan arkadaşlarımız o melodileri öğrendiler. Bizim beden eğitimimiz folklordu. Birimiz davulu, birimiz kemanı, birimiz mandolini alıyor, zeybek oynuyorduk.” diyor Dursun öğretmen. Voleybol da kız oğlan birlikte oynadıkları oyunlardan biridir. Bunu özellikle vurguluyor Dursun Öğretmen. Kız-oğlan okulda nasıl birbirlerini insan olarak görerek, saygı duyarak kaynaştıklarını da.“Mesela diyelim ki iki kız yan yana oturdu müdür hemen gelir o kızın birini kaldırır öteki oğlanları arasına oturturdu.  Ayrılık gayrılık olmasın, düşünmesinler diye. El ele, kol kola, omuz omuza oyunlar oynadık, halaylar çektik”

Arkadaşlarının, öğretmenlerinin ‘sarı kız, kınalı kız’ dedikleri Dursun öğretmen 5. sınıfa geldiğinde diğer arkadaşları gibi köy ilkokullarında staja gitmeye başlar. Sonrasında ise mezuniyet zamanı gelir. Mezun olunca önce kendi köyüne tayin olur, sonrasında da değişik köylerde görev yapar.  “Ben köy enstitüsü mezunuyum diye dikiş makinesi verdi devlet bana. Köylüye dikiş de diktim. Ondan sonra bir de baktım dokuma tezgâhı gönderdiler.”

YİNE ÖĞRETMEN OLURDUM

Evlilikle birlikte İzmir’e tayin olur ve burada bir süre çalıştıktan sonra da emekliye ayrılır. Öğretmenlik hala burnunda tüten, özlediği bir meslek Dursun Tezcan’ın. Dursun öğretmen şöyle devam ediyor: “Bugün de olsam gene öğretmenliği seçerim. Ben o öğrencilerime neler öğrettim. Aile bilgisi, elişi derslerinde oğlanlara ilik düğme yapmasını öğrettim ki yarın bir gün askere gideceksiniz, anneniz size makara ip koyacak, düğme koyacak, bir yeriniz söküldüğü zaman, düğme düştüğü zaman perişan olmayasınız.”

Her şeyin kusursuz olduğunu, işlerin hep yolunda gittiğini söylemek gerçekçi olmaz elbette. Hiç kolay değildir köylerde öğretmenlik yapmak. Siyaset, çekişmeler, şahsi meseleler gelir köyde Dursun Öğretmen’i de bulur. Şikâyet edilince sürgün de olur başka yerlere ama yaşadığı tüm zorluklara rağmen bir gün bile ‘Keşke okumasaydım, keşke öğretmen olmasaydım’ demez.

Her köye bir öğretmen

‘Her köye bir öğretmen’ şiarıyla yola çıkan ve 17 Nisan 1940 tarihinde çıkarılan 3803 sayılı yasa ile kurulan Köy Enstitüleri’nin misyonu, yetiştirdikleri öğrenciler aracılığıyla, köyü, köylüyü kalkındırmak, tarımı modernleştirerek verimi arttırmak, feodal yapıyı kırıp köylerde demokratik bir toplum inşa etmekti. Köy Enstitüleri, tren yollarına yakın ve tarıma elverişli 21 bölgede kuruldu. Rakamlar farklı kaynaklarda çok az değişiklik gösterse de Köy Enstitüleri’nin pratik ve teoriyi buluşturan, ezberciliği reddeden eğitim sisteminde, özgüveni yüksek, eleştirel düşünebilen, yaşadığı toplumu tanıyan ve ileri götürmek isteyen 1400’ü aşkın kadın, 19 bine yakın erkek olmak üzere 20 binin üzerinde öğretmen, 1600’e yakın sağlıkçı yetişti. 

Hasan Âli Yücel’in 1946 yılında görevinden ayrılmasından sonra Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında enstitüler köy öğretmen okullarına dönüştürüldü ve Demokrat Parti döneminde, 27 Ocak 1954 tarih, 6234 sayılı yasa ile kapatıldı. CHP içerisinde Köylüyü Topraklandırma Yasası’na karşı çıkan bir grup milletvekili daha yasanın görüşülmesi sırasında bile Köy Enstitüleri’nin kurulmasına tepki göstermişlerdi. CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’yi kuran bu milletvekilleri yalnızca bu enstitülere değil, Atatürk devrimleri ve yeniliklerine de karşıydılar. Köylerde itibarlarını, güçlerini yitirmekten korkan köy ağalarının pazarlıkları da bu kapatılma kararında etkili oldu.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Meral Hamamioğlu
Meral Hamamioğlu - 4 ay Önce

Niğde yatılı kız ilköğretime okulunda,genelde Köy Enstitülü öğretmenler tarafından yetiştirildik. Köy Enstitüleri politikanın tutuklusu oldular. Tekrar aynı sistem kurulursa, Türkiye aydınlığa erişir.

Canol Karanlık
Canol Karanlık - 5 ay Önce

Bu haberle yeniden Köy Enstitüsünün önemi ve kapatilmasinin icimde ki acisi alevlendi. Unutturmamak adına çok kıymetli bir haber teşekkür ederim Hatice Bülbül

Sevtap akdag
Sevtap akdag - 5 ay Önce

Muhtesem bir halamiz

banner101

banner100