1944-45 yılları Irkçılık-Turancılık ve Nihal Atsız-Sabahattin Ali davalarının kamuoyunda gündemde olduğu hassas bir dönemdir. Dönemin İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürü Ferit Oğuz Bayır’ın Köyün Gücü kitabında o dönem alınan önlemler; “Bir disiplin tutumu olarak Sabahattin Ali’nin Köy Enstitüleri’ne ziyaretçi olarak da gitmesinin yasaklandığını hatırlıyorum.” Açıklamasından anlaşılmaktadır. Ancak, söz konusu ziyarete izin verilirken o dönemde Millî Eğitim Bakanlığı’nın memuru durumunda olan ve o günlerde sağcıların boy hedefinde bulunan Sabahattin Ali’ye, nedenleri anlatılarak Enstitü Müdürü Hürrem Arman tarafından öğrencilerle özel konuşmalar yapmaması da rica edilir.
Söz konusu ziyaretin gelişimi ve etkilerini enstitü yöneticileri ile Sabahattin Ali’yle görüşen öğrencilerin bir kısım anlatımları aşağıda bölümler halinde verilmiştir.

Hürrem ARMAN
Yüksek Köy Enstitüsü Müdürü Hürrem Arman anılarında, Karl Ebert ve Sabahattin Ali’nin 1945 şubat ayındaki ziyaretlerini şu ifadelerle anlatır:
“Benim Yüksek Köy Enstitüsü’nde, Rauf İnan’nın enstitü müdürlüğünde işe başlamamızdan on gün kadar sonra bakanlıktan, Karl Ebert’in, tercümanı Sabahattin Ali’yle enstitüye geleceği bildirildi. Operanın kurucusu Karl Ebert enstitüyü görmek, Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileriyle konuşmak istemişti. Özellikle güzel sanatlar kolu onu ilgilendiriyormuş. Rauf İnan, Sabahattin Ali’nin de birlikte gelişinde sakınca görmüş; kendisinin bunlarla bulunmak istemediğini söyleyerek, benim ilgilenmemi rica etmişti.
Trenle geldiler. Yüksek kısım öğrencilerini kitaplık salonunda topladık. Karl Ebert, Sabahattin Ali’nin çevirmenliğiyle çocuklarla konuştu, sorularını yanıtladı. Yüksek kısım öğrencileri Sabahattin’in yapıtlarını okumuşlardı. Birkaçının kendisiyle görüşme olanağı buldukları kanısındaydım. Hemen tümünün, Karl Eber’den çok Sabahattin Ali’nin ilgilendirdiğini de kesinlikle biliyordum. Bu gelişini bilerek onunla yakından görüşmek isteyeceklerdi. O günlerde de bir sosyalist olarak kovuşturulan Sabahattin’in enstitüde özel görüşmeler yapması, kurum için söylentilerin artmasına bir neden olabilirdi.
Çocuklardan bazılarının onu özel görüşmeye zorlayacaklarını tahmin ettiğim için, daha gelir gelmez kendisine, özel görüşmelerden kaçınmasını, nedenlerini de açıklayarak söyledim. Özellikle gece, zorlasalar da odasından çıkmamasını rica ettim. Hakkın var, sen ne dersen onu yaparım dedi. Görüşme gece yarısına kadar sürdü. Sonunda çocuklar Sabahattin’den ‘Dağlar ve Rüzgâr’ şiirini okumasını istediler. Bana baktı. Oku anlamına gelen işaretimden sonra okudu. Bir öğrenci Hocam, İnsan olmak dokunuyor haysiyetime diyorsun. Şimdi böyle düşünüyor musun? dedi. O da hayır hayır onur veriyor dedi.
Yatak odasına beraber gittik, karşılıklı bir kahve içtik. Kendisine bir kez daha gece gelip kendisiyle görüşmek isteyenler olacağını, buna kurumla birlikte bu çocukları da korumak amacıyla yanaşmamasını söyledim, söz verdi. Bununla yetinmeyerek, öğretmen Ali Kılıç’tan, koridorda bir sandalyede oturarak savmasını rica ettim. Evde uyku tutmadı. Gece yarısı saat ikilerde, gelip durumu kontrol ettim. Ali Kılıç oturuyor, sigara içiyordu. Gelen olmamıştı. Ertesi gün, Karl Ebert’le birlikte kendisine enstitüyü gezdirdik, sonra, ilk trenle uğurladık. (…) Ama, enstitü ziyareti konusu, 1950’de, Tevfik İleri’nin ünlü Köy Enstitüleri İdeolojik Tahkikatı içinde bir soru olarak karşıma çıktı.”

Rauf İNAN
Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü iken Sabahattin Ali’nin kitaplarının okutulmasını öğretmen arkadaşlarına önerdiğine değinen İnan, onunla1945 yılında Bakanlıkta tanıştığını ve orada sık sık görüştüklerini belirtikten sonra, söz konusu ziyaretle ilgili anılarına şu ifadelerle yer vererek yorumlar:
“(…) O gün Sabahattin Ali’de gelmişti. Ve arkadaşların birçoğu Sabahattin Ali’nin gelmiş olmasından bir çeşit tedirgin oldular. Ben onlara elbette ki Sabahattin Ali’nin korkulacak bir kimse olmadığını söylemiştim. Özellikle yüksek kısım öğrencileri ona çok yakın ilgi göstermişlerdi. Sanırım ki birçokları bu ilgiyi kıskanmıştı da. Biz kendisiyle o akşam oldukça görüşebilmiştik. Yüksek kısım öğrencileri de kendisiyle görüşmüşlerdi. Ertesi sabah bir öğretmen arkadaş bu görüşmenin çok tehlikeli falan olduğunu söylemişti. Onu da inandırmıştım ki, böyle bir tehlike yoktur. Gerçekten de tehlike yoktu. Sabahattin Ali’yle görüşmenin tehlike olacak bir yanı yoktu. Zaten, Sabahattin Ali aslında çok tatlı bir insandı. Memleketteki, daha doğrusu yayınımızdaki, yazınımızdaki değerine göre, alabildiğine alçak gönüllü, tatlı dilli bir insandı. Ve öyle kışkırtmacılık yapacak bir yanı yoktu. Ama kuşkulananlar, korkanlar falan olmuştu. (…)”

Veli DEMİRÖZ
Çifteler ve Yüksek Köy Enstitüsü mezunu Veli Demiröz’ün; öğrenciliğinde eserlerini okuduğu Sabahattin Ali’yle ilk tanışması Hasanoğlan’da 1945 yılında olur. Arada bir enstitüye geldiğini belirttiği Sabahattin Ali’nin Karl Ebert’le geldiği ziyarette onların onuruna Yüksek Köy Enstitüsü binasında büyük bir eğlence ve gösteri düzenlendiğine değinerek, geceyi ve görüşmelerini şu ifadelerle aktarır:
“Bu gösteri gece 12’de bitecekti, fakat iki buçuk üçe kadar devam etti. Kendisi defalarca kürsüye çıktı, şiirlerini okudu. Çok alkışladık. Kürsüye Ebert’le birlikte çıkmıştı. Biz daha çok Sabahattin Ali’yi seviyor ve onu alkışlıyorduk. Çoşkun bir gece geçirdik. Tabii, o dönemde hepimiz takipli idik. Daha çok onları takip ediyorlardı. Saat iki buçuk sıralarında dağıldık. Üçe kadar ara yerlerde dolaştık. Oradan Hasandağı’na doğru yürüdük. Ben Mustafa Buğday isminde bir arkadaşımız. Askerlikte onu öldürdüler. Bir de İhsan Güvenç adındaki arkadaşımız vardı. Dördümüz beraber Hasandağı’na doğru yürüdük. O kadar dalmıştık ki konuşmaya, bize tatlı tatlı anlatıyor ve çok iyi vakit geçirtiyordu. Hasandağı’nın göğsüne oturmuştuk. O kadar kendimizden geçmişiz ki, onun tatlı konuşmaları ay ışığında sanki bize yeni, yepyeni bir dünyanın habercisi gibi geldi. Şafak sökmüş, sabahın pırıl pırıl aydınlığı başlamış, fakat konuşma tüm içtenliğiyle sürüyordu. Saat dokuz olmuştu. Hepimiz acıkmıştık. Okula geldik, orada kahvaltı yaptık. Öğlene doğru onları Ankara’ya uğurladık.”
Sabahattin Ali’yi uğurladıktan sonra yönetimce sorguya çekilenler arasında bulunan Demiröz süreci şu ifadelerle anlatır:
“Biz sorguya çekildik, üç arkadaş. Benden önce Mustafa Buğday sorguya çekilmiş, ağır şekilde azarlanmıştı. Bizi sorgulamakla görevlendirilen o zaman Yüksek Köy Enstitüsü’nün Müdürü olan Hürrem Arman, bizi ağır şekilde suçlayıp sorgulamadı. Siz gece neredeydiniz? Takip edildiniz! gibi şaka yaptı. Hiç suçlamadı. Fakat o zaman müessesenin müdürü olan Rauf İnan, arkadaşımız Mustafa Buğday’ı çağırmış, ağır şekilde suçlamış ve azarlamış idi. Mustafa yanımıza geldiğinde ağlamaklı durumdaydı. Fakat en ufak bir şekilde ürkmemiş, korkmamıştı. Bundan övünç duyuyordu. Yalnız Hürrem Arman’a karşı çok kırılmıştı. Ben çağırırsa tersleyeceğimi söyledim. Beni çağırmadı, yalnız İhsan Güvenç’i çağırmış, onu da azarlamış. Sabaha kadar biz orada izlenmişiz. Ama kimin izlendiğini, nasıl izlendiğini bilmiyorum.”
Sabahattin Ali’yle bu ziyarette tanıştığına değinen Demiröz; onunla Ankara’ya gittiklerine konservatuvarda görüştüklerini belirterek, kendilerine düşün ağabeyliği yaptığını da vurgulayarak; Sabahattin Ali-Atsız davasıyla ilgili bir anısını şöyle aktarır:
“1942 yılında Çifteler Köy Enstitüsü’nde arkadaşlarımız tarafından ihbar edilerek takibata uğradığımız dava için Ankara’da Adliye Sarayı’na arkadaşım rahmetli Hüseyin Elmasyazar’la gidiyorduk. Aynı gün Sabahattin Ali-Atsız davasının görüleceğini öğrenmiş olan halk oraya yığılmıştı. Adliye Sarayı’nın önü Samanpazarı ve belediyeye doğru tıklım tıklım dolmuş ve trafik tıkanmıştı. Sık sık sloganlar atıyorlar ve Kahrolsun diye Sabahattin Ali’nin aleyhine tezahürat yapıyorlardı. Atsız’ın da lehine tezahürat yapıyorlardı. Bu arada Sabahattin Ali’nin mahkemeye gelmesini bekleyen ve görmek isteyen bu kalabalık, duygusal davranıp linç eder diye korkumuzdan yüksekçe bir yere çıkmıştık. Sabahattin Ali geliyor diye önce ağızdan ağıza bir fısıltı duyduk. Çok kalabalıktı. Bu kalabalığı yarıp geçme olasılığı yoktu. Fakat halk bir anda ikiye ayrıldı. Bu ayrılış bir anda olduğu için dikkat çeker durumdaydı. Sabahattin Ali bu ikiye ayrılmış olan halkın arasından rahatlıkla, gayet kendinden emin ve mağrur bir şekilde, yanında bulunanlarla birlikte Adliye Sarayı’na girmişlerdi.”
Yedek Subay Okulu’ndan çavuş çıkarılan köy enstitülülerden olan Veli Demiröz, askerde hapiste iken Sabahattin Ali’nin ölümünü duyar. O günlerde gelişmeleri öğrenme imkanları olmadığına değinen Demiröz; oradaki arkadaşlarının Sabahattin Ali’nin öldürüldüğüne inandıklarını belirtir. Daha sonra Sabahattin Ali’nin nasıl öldürüldüğünü öğrendiğini, imzalı kitaplarının ise yıllarca evinde defalarca yapılan polis aramalarında götürüldüğüne değinerek, onunla olan anılarını ise götüremediklerini hüzünle vurgular.

Bekir SEMERCİ
Çifteler ve Yüksek Köy Enstitüsü mezunu Bekir Semerci; Çifteler Köy Enstitüsü’ndeyken Müdür Rauf İnan’ın kitaplarını tanıttığı Sabahattin Ali’yi görmesini ve ziyaretini şu ifadelerle aktarır:
“Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne misafir olarak gelen Sabahattin Ali’ye şiirlerini okuttuk. Bugün minibüs teyplerinde bağıra bağıra çalınan mahpushane türküleri gibi şiirlerini kendisine okutmuştuk. O zaman Sabahattin Ali’nin şiirlerini herhangi bir okulda okuması hem onun meslek yaşamını hem de okutan yöneticinin, dinleyen öğrencilerin durumlarını felce uğratırdı. Nitekim CHP ve Demokrat Parti dönemlerinde bakanlık müfettişleri bu şiir okumaktan bizleri defalarca sorguya çekmişlerdi. Arkadaşlardan birisi bir şiirinde geçen;
Zaman zaman mağlup olsam bile betime
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime
dizelerini anımsatarak, Hocam insan olmak haysiyetinize dokunuyor mu? deyince, o hemen Hayır hayır hayır onur veriyor diye yanıtladı.”
Yedek Subay Okulu’ndan çavuş çıkarılan Köy Enstitülülerden olan Semerci, askerliğini yaparken Sabahattin Ali’nin meslekten çıkarıldığını, kimseye eyvallah etmeyerek ekmeğini kazanmak için kamyon aldığını duyunca sevindiğini, bir müddet sonra ziyaret ettiği öğretmeni Sabahattin Eyüpoğlu’ndan Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü acı haberini duyarak kahrolduğunu belirtir.
Stajyer öğretmenken İvriz Köy Enstitüsü’nde Mahmut Makal ve diğer öğrencilere Nazım’ı ve Sabahattin Ali’yi tanıtan yaman öğretmen Bekir Semerci yıllar boyu süren sorgulamalarda da hep dik durmasını bilir.

Mehmet BAŞARAN
Kepirtepe ve Yüksek Köy Enstitüsü mezunu Mehmet Başaran; Sabahattin Ali’nin ziyaretindeki ortamı ve ilişkilerini şöyle anlatır:
“İdare binasının bitişiğindeki salonda toplanmıştık. Soluğumuzu tuta tuta bekliyorduk: biri yerli, biri yabancı iki büyük adam gelecekti: Sabahattin Ali ve Karl Ebert… Biz en çok Sabahattin Ali’yi merak ediyorduk. Marangozhanede bitirdiğim Kuyucaklı Yusuf’un serüveni, yakıcı bir çizgi halinde içimde uzuyordu. (…) Öbür yazarlara benzemiyordu Sabahattin Ali, bize bizim kadar yakın bir sesti…
Kapıda göründüler. Uzun boylusu Karl Eber, orta boylu, yuvarlak, sevimli yüzlü, ak saçlı, gözlüklü olanı Sabahattin Ali’ydi. Büyük bir coşkuyla nasırlı ellerimizi birbirine vurmaya başladık. Ortalık yıkılıyordu alkıştan… İlkin Karl Ebert konuştu. Sabahattin Ali duraksamadan, tatlı bir pelteklikle dilimize çeviriyordu konuşmayı. Karl Ebert neler söylemişti, şimdi pek anımsamıyorum, ama Sabahattin Ali’nin sesi kulaklarımda, aydınlık yüzü tüm canlılığıyla gözlerimin önünde.”
Toplantıda konuşmalar bitince öğrencilerin şiir okumasını istediği Sabahattin Ali Rüzgâr şiirini okuduktan sonra yaptığı konuşmayı Başaran, aşağıdaki ifadeyle aktarır:
“Bakın, bir düzeltme, bir açıklama yapmak gereğini duyuyorum burada. Ellerinizle yükselttiğiniz yapıları, diktiğiniz ağaçları gördük. Yetiştirdiğiniz bağı, açık hava tiyatronuzu, çalışmalarınızı gördük. Bambaşka bir hava esiyor Hasanoğlan’da. Kişi kendini, dünyasını yeniliyor, mutluluk duyuyor. Biraz önce şiirimin bir yerinde: İnsan olmak dokunuyor haysiyetime demiştim. Bunu ilk söylediğimde haklıydım. Ama Hasanoğlan’ı, Enstitüyü gördükten sonra, düşüncem değişti. Umutlarım tazelendi. O dizeyi şöyle düzeltmek istiyorum sizin önünüzde: Gayri insan olmak dokunmuyor haysiyetime. Aksine Hasanoğlan’da insan olmanın eşsiz haysiyetini, kıvancını duyuyorum.”
Aradan yıllar geçmiş Köy Enstitüleri kapatılmış, insana; İnsan olmak dokunuyor haysiyetime dedirtecek bir öldürülmeyle Sabahattin Ali ortadan kaldırılmış, haberi öğrenen çavuş çıkarılmış Mehmet Başaran yürek yangınıyla eline kalemi alarak şiirine başlar:
“Sabahattin Ali öldürüldü
su testisi su yolunda kırılır”
Böyle yazılıydı
O sararmış gazete parçasında
-Nereden bulmuşsa Süleyman Koyuncu-
kurumuş kan gibiydi harfler
ötesini okuyamadık (…)

Talip APAYDIN
Çifteler Köy Enstitüsü’ndeyken Türkçe öğretmeni Aydın Arıkök’ün derste okuduğu Sabahattin Ali’nin Arabalar Beş Kuruşa hikayesinden etkilenen Apaydın, o yıl yaz çalışmalarında diğer hikayelerini tekrar tekrar okuyarak, onu çok sever. Edebiyata olan tutkusunun Sabahattin Ali’yle başladığına değinen Apaydın, onun Köpek adlı hikayesini her okuduğunda ağladığını belirterek o yıllarda yazar olmaya özenir. Kimseye gösteremediği bir sürü şiir ve hikayeler yazar.
Mezuniyetinden sonra Yüksek Bölüme Hasanoğlan’a gelen Apaydın Güzel Sanatlar Bölümü’ne girer. Haftada bir gün cumartesi günleri konservatuvarda öğlene kadar derslere giren öğrenciler, öğleden sonra Senfoni Orkestrasının konserlerini izlerler. Sabahattin Ali’nin konservatuarda görevli olduğunu bilen Apaydın, öğretmeni Ruhi Su’nun onu göstermesiyle tanır ve onunla görüşmek için yollar arar, ancak cesaret edemez.
Nihayet cesaretini toplayan Apaydın bir gün Sabahattin Ali’yi bina içinde izleyerek girdiği odanın koridorunda dolaşmaya başlar. Polisçe izlendiğini, kimlerle konuştuğunun tespit edildiğini duymasına karşın Sabahattin Ali’nin odasına girerek kendisini tanıtır. Kendisini içtenlikle karşılayan Sabahattin Ali’yle görüşmelerini konserlerden kaçarak gerçekleştiren Apaydın, müzik şefinin durumu fark etmesiyle ziyaretleri bir müddet devam ettiremez. Son görüşmelerinde Sabahattin Ali’yi,
• - Yazarlar, ozanlar sık sık geliyor. Sizi çok seven arkadaşlarımız var. Bir pazar günü buyurun gelin. Gezeriz, söyleşiriz,
ifadesiyle, onu Hasanoğlan’a davet eder.
Bir müddet sonra Karl Ebert’le birlikte Hasanoğlan’a gelen Sabahattin Ali; yapılan toplantının sonunda onunla uzun uzun konuşulduğunu ve enstitüden memnun ayrıldıklarını belirten Apaydın, bir ziyaretinde el yazısıyla iki hikayesini kendisine bıraktığını özellikle vurgular. Hikayeleriyle ilgili Sabahattin Ali’den uzun uzun eleştiriler alan, daha çok çalışması önerilen Apaydın onun konservatuvardan ayırılmasıyla bir daha görüşemezler.
Yüksek Köy Enstitüsü’nden mezuniyet sonrası kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra bir emirle askere çağrılarak çavuş çıkarılan enstitülüler arasında bulunan Apaydın, Ayaş dağlarında sırtında çanta kan ter içinde talim yaparken komutanı yüzbaşı tarafından çağrılır. Komutanın elinde bir gazete vardır. Gazeteyi sallayarak,
• - Haberin var mı? Sizinkilerden birini gebertmişler.
Günlerce gazete bile okuyamayan Çavuş Apaydın hiçbir şey anlayamaz. Komutan bağırmaya devam eder!
• - Sabahattin Ali’yi bilmez misin ulan? Gebertmişler işte al oku!
O anı Talip Apaydın anılarında acıyla şu ifadelerle anlatır:
“Gözüm karardı. Hazırolu bozmadan olduğum yerde sallandım: Kalbim küt küt vurmaya başladı. Hiç unutmam ağzıma sıcak sular doldu. Nasıl olmuştu, bir daha öyle bir rahatsızlık geçirmedim. Gazeteyi verip elleri arkasında yürüdü. Bir kıyıya oturdum. Okumaya çalıştım ama okuyamadım. Sadece başlığı seçebildim. Komünist yazar Sabahattin Ali yurt dışına kaçarken hudutta öldürüldü. İnce yazılar birbirine karışıyor, o yana bu yana yalpalıyordu. Bir türlü düzene sokamıyordum. Benim için bir karabasandı o günler.”
Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 86. yılında ebediyete intikal eden tüm enstitülülerin ve Sabahattin Ali’nin anılarına saygıyla





