Yazarından İmzalı Kitaplar

Borsa, hisse senedi dünyamın dışındadır. Dünyamda bunlardan çok daha değerli olduğunu düşündüğüm “yazarlarından imzalı kitaplar” vardır. Onlar kütüphanemin baş tacıdır. Yazarlarından imzalı kitaplarımın çoğunun da öyküsü vardır. Bu öykülerden bir demetini değerli okurum, sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yazarından İmzalı Kitaplar

Hazırlayan/ Lütfü Dağtaş

Sinema yönetmeni Lütfi Akad

Sinema Yönetmeni Lütfi Akad ile ilgili bir bölüm anımı gazetemiz Dokuz Eylül’ün, 5 Eylül 2018 tarihinde yayımlanan İzsanat ekinde paylaşmıştım. O yazıda sözünü etmediğim bir konu, Akad’ın, İş Bankası Yayınlarından çıkan “Işıkla Karanlık Arasında” adlı kitabını, İstanbul 1. Levent’teki evinde kendisini ziyaretim sırasında adıma imzalamasıydı. Akad, elbet bir yazar değil usta sinemacı. Ama anılarını topladığı Işıkla Karanlık Arasında’da öyle paragraflar var ki; okuyanın gözlerinin önünde film kareleri gibi canlanıyor. Kitap başından sonuna canlı anlatıma dayalı. Dili çok yalın. Dolayısıyla okuru sürüklüyor. Bu da, Işıkla Karanlık Arasında’ya, yazarlığa hevesliler için ayrıca bir ders kitabı olma özelliği kazandırıyor. Ayrıca bir dönem Türk sinemasının yüreği sayılan Yeşilçam, uzun metrajlı filmlerini hangi koşullarda üretmiş, o konuda bilgi sahibi oluyoruz.

Lütfi Akad’ın ev telefonunu uzun uzadıya sora ede, Beyoğlu’ndaki ara sokaklardan birinde bir apartman dairesini mekan tutmuş Sinema Yönetmenleri Derneği’nde, Muzaffer Hiçdurmaz’dan buldum. Yıl 2004, aylardan ağustos. Numaraları çevirdim, eşi Şükran Hanım çıktı, gayet kibar bir sesle, “sizi Lütfi’ye veriyorum,” dedi. Hep aksi olarak anlatıldığı için karşıma ters bir erkek sesi çıkacak, diye kendimi hazırlamaya çalışmıştım. Tam tersi, gayet sevecen, içten bir ses tonuyla adresi verdi, “yarın,” dedi, saati söyledi, “bekliyorum sizi,” diyerek ekledi.

Aynı 2004 yılında bir röportaj için gittiğim Gökçeada’da, fırtına nedeniyle Kuzu Limanı’nda yaklaşık 9 saat mahsur kalınca Usta’nın yanımda getirdiğim 643 sayfalık kitabını okuyup bitirmiş, notlarımı almıştım. Dağarcığımdaki bilgilerle kararlaştırdığımız saatte 1. Levent’teki evine vardığımda kapıyı Lütfi bey açtı. Ceket giymiş, kravat bağlamıştı. Büyük bir incelikle içeri davet etti, “hava sıcak, dilerseniz arka bahçemize geçelim,” dedi. Şükran Hanım da aynı incelikle poğaçalar hazırlamış, çayı demlenmeye bırakmıştı.

Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği 1. Levent’te, şimdi bir büyük ustanın konuğuydum ve kırk yıllık dost gibi karşılıklı söyleşiyorduk.

Bir anda oluşuveren samimiyetten cesaret alarak, “Lütfi Bey” dedim, “size hep Lütfi Ömer Akad, deniyor. Doğru mu?”

“Bir dakika,” diyerek bahçeden içeri geçti, elinde kimliğiyle geri döndü:

“Buyurun, adım soyadım burada yazıyor.”

“Adınız Lütfi, soyadınız Akad. Baba adınız Ömer.”

“Soyadı yokken hep baba adıyla anıldığından bana da Ömer oğlu Lütfi, diye diye adım Ömer Lütfi oldu çıktı. Sizin de belirttiğiniz gibi adım sadece Lütfi’dir.”

O gün Şükran Hanımın elinden çıkma içi bol peynirli poğaçalarımızı yedik, çaylarımızı içtik. Bülent Ecevit ile başbakanlığı döneminde yaşadığı gerçekten komik bir olayı kendi ağzından dinledim. Söyleşinin sonu yoktu. Elimde tuttuğum, “Hep çocuk kalmak istedim, kaldım da” satırıyla başlayan “Işıkla Karanlık Arasında”yı lütfen imzalar mısınız? diyerek kendisine uzattım.

Kendisinin portre fotoğraflarını çektim. Eşi Şükran hanımı da çekime davet ettiğimde Lütfi Bey, aynı kibarlıkla, “biliyor musunuz?” dedi, bunca yıldır kameranın arkasındayım, ilk kez eşimde baş başa fotoğrafım sayenizde oldu!”

Sinemada işe muhasebeci olarak başlayıp ünlü yönetmenler sıralamasında adını ilk sıralara yazdırmış, uzun metrajlı sinema filmleri ve kaleme aldığı senaryoları dışında tv için belgeseller çekmiş, üniversitede ders vermiş Lütfi Akad’ı, 19 Kasım 2011 tarihinde sonsuzluğa uğurladık.

Türk Sinema Tarihinde tiyatrocuların saltanatına son veren yönetmen olarak nitelendirilen Lütfi Akad’ın, yayımladığı tek kitabından bir adedinin kütüphanemde imzalı durmasından öte ne mutluluğum olur ki…

Yazar Onat Kutlar

30 Aralık 1994 günü Taksim The Marmara Oteli’nin pastanesinde evlilik yıldönümünü kutlamak için bulunduğu sırada bombalı terör saldırısı sonucu (Bu saldırıda Arkeolog Yasemin Cebenoyan da yaşamını yitirmişti. Terör, hep masum insanlarla aydınları kıymaya yaramadı mı şimdiye değin!) ağır yaralanan, 11 Ocak 1995 tarihinde, 12 gün sonra da yaşama gözlerini kapatan son derece değer verdiğim kültür insanlarımızdan Onat Kutlar, Türk dilini özgün kullanan yetkin yazarlarımızdandı. Öyle ki, onun yazılarını ne zaman yeniden yeniden okusam; Türkçenin doğru ve güzel kullanımı konusunda gençlere ders olarak sunulması gereğini düşünürüm.

Onat Kutlar; sevdiğim, saydığım ağabeylerimdendi. İstanbul’da kurduğu ASA Sanat Haber Ajansı’na İzmir’den kültür haberleri gönderiyordum. Yıl 1975, 1976. Bir yandan İzmir gazetelerinde muhabirlik yapıyorum, bir yandan da Ege Üniversitesi Gazetecilik ve HİYO’nda öğrenciyim. Daha okulun birinci sınıfındayken, 2. sömestrde, Yeni Asır Gazetesi’nde spor muhabiri olarak mesleğe ilk adımımı atmış, dördüncü sınıfa geldiğim yıl, İzmir’de, beklentimi karşılayacak ölçekte gazetecilik yapamayacağım yargısına varmıştım. İstanbul ile kıyaslandığında son derece ağırdan alan rahat bir kentti İzmir. Yargımın ötesinde vardığım sonuçlardan bir diğeri, her ne denli içinde bulunduğumuz 2019’da meslekte 46. yılımın içersinde olsam da, ilk zamanlarımda gazetecilikten keyif almıyor olmamdı. Dönemin siyasal ortamının ağır koşullarına, sansür silahını kullanmayı baş tacı eden sağcı-faşist Milliyetçi Cephe adı takılan MC Hükümetlerinin (bu hükümetler güzel ülkemi nasıl da karanlığa sürükledi, genç kuşaklar çok iyi bilmeli) işbaşında bulunmalarına karşın sinemacı olmak istiyordum. Bunun adresi ise tartışmasız İstanbul, İstanbul’da Yeşilçam’dı.

O yıllar ev ve işyerlerinde kablolu telefonlar var. İşyeri numarasını çevirdim Onat Ağabeyin, derdimi aktardım.

-Çıldırmışsın sen! Şimdi, bu zamanda sinemacı mı olunurmuş! Vazgeç bu sevdadan, otur oturduğun yerde!

Dinlemedim tabii; İzmir’de, geceleyin bindiğim otobüsten iner inmez İstiklâl Caddesi’nde, Ağa Cami’nin sırasındaki bir işhanının üst katında bulunan ASA’nın merkezine yollandım. Sabahın şafağında beni karşısında gören Onat Ağabey, fırçalamaktan vazgeçmedi ama ardı ardına da çay söylemekten geri durmadı. Ondan sonra, “cık cık” diye diye başını bir sağa bir sola sallayarak çevirdiği telefonlardan karşısına çıkan dostları, dönemin ünlü yönetmenleri Zeki Ökten ile Ali Habip Özgentürk’e, “başımda sözden anlamaz biri var. Beni dinlemiyor. Şununla bir de siz görüşün” diyerek onlarla ayrı ayrı zamanlarda karşı karşıya gelmelerimi sağladı. Zeki Ökten’in öğütlerini Beyoğlu Yeni Melek Sokak’taki ünlü Artistler Kahvesi’nde, Ali Habip Özgentürk’ünkünü ise Harem Otobüs Garajı’ndaki benzincinin karşısında bulunan bir kahvede dinledim.

Hadi anlatımın burasında biraz daha ayrıntıya gireyim, Zeki Ökten, Artistler Kahvesi’nde bıyıkları iyice terler olmuş beni karşısına alıp neler söyledi, onu aktarayım:

-Bak, dedi Zeki Ökten. “Şu başımdaki bembeyaz saçlarımı görüyor musun? Öyle fazla yaşlı olduğum için ağarmadı saçlarım. 9 yıl yönetmen yardımcılığı yaptım. Kahırdan ağarttım saçları. Sen o kadar gazetecilik yapmışsın, bambaşka bir dünyada yetişmişsin. Bu yaştan sonra yönetmen çantası taşıyıp bizler gibi kahır çekemezsin. Vazgeç bu sevdadan! İzmir’e, evine dön! Hani üniversiteyi İstanbul’da okusaydın, okurken aramıza girseydin belki ama artık çok geç! İşte ben bu saçları o kahır içinde ağarttım. Ha, şimdi Sürü filmiyle ünlendim ama yarın ne olur bilemiyorum…”

Onat ve Zeki ağabeylerin dedikleri çıktı ve sinemacı olamadım. Aradan birkaç yıl geçti. 12 Eylül 1980 Askeri darbesi hepimizi bir yanlara savurdu.

3 Eylül 1984 günü İzmir’de, şimdi ayrıntısını hiç anımsamadığım bir etkinlik var. O yıllar TÜYAP Kitap Fuarları henüz yapılmıyor. Onat Ağabey, 1985’te çıkan, Cumhuriyet Gazetesi’nde, “Gündemdeki Sanatçı” başlığıyla, bayılarak okuduğum denemelerini topladığı “Yeter ki Kararmasın” adlı kitabı dolayısıyla çağrılı olduğu İzmir’de, Kültürpark’ta. O yıllar Kültürpark içerisinde uluslararası fuarlarda mekan olarak kullanılan binalardan birinin geniş salonunda bir masanın gerisine oturmuş. Masanın üzerindeki kitaplarını imzalayacağı okurları bekliyor. Ne gelen var, ne giden. Onat Ağabey beni gördü, oturduğu yerden kalktı, sarılıp öpüştük. “Otur bakalım” dedi. Ben de, “hoş geldin İzmir’e ağabey” diyerek karşılık verdim. İstanbul’da o sinemacı olmak isteyen delikanlıyı fırçalayan asık yüzlü Onat Kutlar’dan eser yoktu şimdi. Dereden tepeden konuştuk. Bana, masanın üstündeki kitaplarından birisini, “Lütfi Dağtaş’a Geçmiş yılların güzel anılarıyla ve dostlukla,” diyerek 3.9.1984 tarihini düşüp imzaladı. O yıllar fotoğraf makinem olmadığı için tek kare fotoğrafını çekemeden yanından ayrıldım. Giderken arkamdan seslendi:

- Bakıyorum uslanmışsın, söyleştiğimiz sürece sinemanın kapağını kaldırmadın!

- Yakında İstanbul’da yanınıza uğrayacağım Onat Ağabey. Uzun metrajlı bir film senaryosu yazdım, size onu getireceğim!

YARIN: ABBAS SAYAR

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER