banner112

"Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz"

Cumhuriyetimiz 98 yaşında. Evet, ülkenin kaderini değiştiren Cumhuriyet rejimi fikri, Atatürk’ün aklına, ilanından  bir gün önce mi geldi, acaba? Tarihçi yazar Ahmet Gürel, Atatürk'ün yaşamından bazı kesitleri anlatarak, onun Cumhuriyet rejimi özlemini belgelerle ortaya koyuyor

"Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz"

Ahmet GÜREL

28 Ekim 1923, Temsilciler Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, sekiz dava arkadaşını Çankaya’daki ikametgahına yemeğe davet eder. Latife Hanım’ın ev sahipliğinde yenen akşam yemeğinden sonra, ülkenin kaderini değiştirecek bir olay gerçekleşir. Atatürk, vatan kurtulduktan sonra, ülke rejiminin nasıl olacağını Nutuk’ta şöyle anlatır;

“Gece olmuştu Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım. Ali Fuat Paşa Ankara'dan hareket ederken bunların Ankara'ya geldiklerini o günkü gazetede; ‘Bir uğurlama ve bir karşılama’ başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya'ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Beylerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek sırasında; "Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz" dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.”

ÜLKENİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN FİKRİ

Evet, ülkenin kaderini değiştiren Cumhuriyet rejimi fikri, Atatürk’ün aklına, ilanından  bir gün önce mi geldi, acaba? Onun yaşamında bazı kesitleri anlatarak, onun Cumhuriyet rejimi özlemini belgelerle anlatayım.

Atatürk, Osmanlı devlet yapısı içerisinde yetişmiş bir subay olmasına rağmen, “Cumhuriyet”in en iyi ülke idare şekli olduğunu benimsemiştir. Ve kurtuluştan sonra, kafasına ülke için en iyi rejim “Cumhuriyet” diye yerleştirmiştir. Sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’un söylemine göre; 1905 yılında Beyrut'ta yaptığı bir konuşmasında; “Cumhuriyet” yolundaki ilk düşüncesini ortaya koyarken; "Dava Yıkılmak Üzere Olan İmparatorluktan, Önce Bir Türk Devleti Çıkarmaktır” demiştir.

Yıl 1908, II. Meşrutiyet ilan edilmiş, O; “İnkılâbı tamamlamak gerekir. Biz bunu yapabiliriz. Ben bunu yapacağım. Evet, inkılâp yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkılâp yeterli sayılmaz. Fazlasını yapacağız" demiştir. (A. Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.)

21/22 Haziran 1919 gecesi, imzaladığı Amasya genelgesinde; "Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" ifadesi, açıkça millî egemenlik ve daha da ilerisinde ‘Cumhuriyet’e doğru giden yolda atılan adım, değil midir?”

23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihlerinde Erzurum’da gerçekleşen kongre; Türk milletinin milli bağımsızlığını esaslarının belirlendiği, sivil ve bölgesel bir halk hareketinin milli bir direnişe dönüştüğü yerdir.

İngilizleri; “Erzurum'da Cumhuriyet İlân Ediliyor”, şeklinde endişeye sevk eden Erzurum Kongresi'nde, Yeni Türk devletinin ve Cumhuriyetin temelleri atılmıştır.

7-8 Temmuz 1919 sabahı, Mazhar Müfit (Kansu) Bey’in defterinden; Erzurum Kongresi’nde Atatürk’ün ağzından ilk defa çıkan; “Cumhuriyet'in ilanı”nın öyküsünü izleyelim.

O özel anıya şahitlik yapan, Selanik’ten arkadaşı Süreyya (Yiğit) ve Eski Bitlis Valisi Mazhar Müfit Bey’dir, O sabahı izleyelim.

Süreyya Bey, konuya bir eleştiri ve beklentisi ile girdi; “Başarıya ulaştıktan sonra dahi iş bitmiyor, Paşam, memleketin sonu gelmez çalışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var.”

Mustafa Kemal Paşa, vatanın kurtulmasından sonraki hakkındaki düşünce ve inancını belirtmeden önce; “Mazhar not defterin yanında mı?” diye sordu. O anı, Mazhar Müfit Bey’in anılarından okuyalım;

“Hayır, Paşam” dedim. “Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın, al gel” dedi. Nerede ise sabah olacaktı. Not defterini alıp geldim.

O, hatıra defterime ve günü gününe her olayı not edişime hem memnun olur hem de bazen şaka yapmaktan kendisini alıkoyamazdı.

“Belleğimiz zayıfladığı zaman Mazhar Müfit’in defteri çok işimize yarayacak” derdi.

Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını birkaç nefes üst üste çektikten sonra; “Ama bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım bu” dedi.

Süreyya Bey’de, ben de; “buna emin olabilirsiniz Paşam” dedik. Paşa, bundan sonra;

“Öyleyse önce tarihi koy” dedi. Koydum: 7-8 Temmuz 1919, sabaha karşı. Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı görünce; “Pekâlâ… Yaz” diyerek devam etti:

“Zaferden sonra hükümet biçimi “Cumhuriyet” olacaktır. Bunu size daha önce de bir sorunuz nedeniyle söylemiştim. Bu bir.”

İki: “Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.”

Üç: “Örtünmek kalkacaktır.”

Dört: “Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

“Neden Durakladın?” “Darılma ama Paşam, sizin de hayal peşinde koşan taraflarınız var” dedim, gülerek; “Bunu zaman gösterir. Sen yaz” dedi. Yazmaya devam ettim:

“Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”

“Paşam yeter, yeter” dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan davranışı ile: “Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter” diyerek, defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam davranışı ile, “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edecekseniz hoşça kalın” diyerek yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. Süreyya da benimle beraber odadan çıktı.

04-11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen, Sivas Kongresi’nin kararları açıklandıktan sonra, tüm ulusu kapsar bir nitelik kazanmış ve yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun temeli olmuştur. Aynı amaç ve maksatla millî vicdandan doğan vatansever ve Millî Cemiyetler birleşerek, “Anadolu Ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adını almıştır. Bu Kongre’de; “Milli İradeye Dayalı Hükümet Kurulması” ilk hedef olarak belirlenmiştir.

BASINDA 'CUMHURİYET' HABERLERİ

1919 yılına ait İngiliz belgelerinde; “Anadolu hareketinin bağımsız bir 'Cumhuriyet’e doğru evrildiği belirtilmektedir.” 22 Eylül 1919 tarihli The Times gazetesi ise, Sivas Kongresi’nden; “Sivas’ta ki Anadolu Cumhuriyeti” diye söz etmektedir. (Zeki Arıkan, Cumhuriyetin İlânı ve İzmir Basını)

Chicago Daily News gazetesinin 25 Ekim 1919 tarihli nüshasındaysa; “Sivas Kongresi haberlerine yer veriliyor ve Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki ‘Anadolu Savaşı’ Bir Devrim Olarak” nitelendiriliyordu. (Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk)

Fransa'nın en tanınmış gazetelerinden Le Temps'in, 24 Ağustos 1919 tarihli nüshasında ise; “Anadolu'da bağımsız bir ‘Cumhuriyet’ ilân edileceğine dair verdiği haber dikkat çekmekteydi.”

17 Eylül 1919 tarihinde, İngiliz Amirali Sir John De Robeck, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği raporunda; “Anadolu'da ortaya çıkan millî hareketten bahisle bunun aslında bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına doğru gelişme kaydettiği haberi verilmekteydi.”

Lozan Antlaşması’nın zafer ile sonuçlanarak, imzalanması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, şunları söylemiştir; “Türk milletinin yok edilmesi için, yüzyıllardır hazırlanmış Sevr Antlaşması’yla gerçekleştiği sanılan bu kıyımın, yok edildiğinin kanıtıdır. Osmanlı devrine ait tarihte örneği bulunmayan bir siyasî zaferdir.”

Lozan Antlaşması sırasında, İzmir’de gerçekleşen, İktisat Kongresi’nde; “İktisadi Bağımsızlık” ilan edilir. Lozan’da ülkenin tapusu alınır ve “Tam Bağımsız” bir Türkiye özlemi gerçekleşir. Artık sıra, “Cumhuriyet”in ilanına gelmiştir.

Gazi, 28 Ekim gecesi; "Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz" demiştir. Arkadaşlarını yolcu eden Gazi, gece İsmet Paşa ile yeni rejim hakkında anayasa değişikliği üzerinde çalışmışlardır.

29 Ekim 1923 günü, TBMM önemli bir oturum için açılır. Çorum Milletvekili İsmet Bey, başkanlık kürsüsüne gelir ve oturumu açar. Kanuni Esasi Encümeni’nin (Anayasa Komisyonu) maddeleri sıra ile okunduktan sonra görüşmeye geçilmiştir. Her maddede söz alan hatiplerin demeçleri, gönüllerdeki coşkunluğu bir kat daha artırıyordu. Milli Şair Mehmet Emin (Yurdakul) Bey’in ateşli sözleri bütün Meclis’i bu başlangıcı kutlamak için ayağa kalkmaya çağıran gür bir haykırış olmuştur. Bütün Meclis, hep birden saygı ile ayağa kalkar, yeni rejim “Cumhuriyet” ayakta karşılanır.

29 Ekim 1923 günü, akşam saat sekiz buçukta, Birinci Büyük Millet Meclisi’nde “Cumhuriyet” kararı verilmiştir. Cumhurbaşkanı seçiminde, Mustafa Kemal, 158 oyun tamamını alarak, Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. Dakikalarca süren ve dinleyicilerin dahi iştirak ettiği bir alkış, bir: ‘Yaşa! Var ol!’ diye yükselen bir kutlayış tufanı arasında, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, kürsüye yavaş yavaş büyük bir sessizlikle gelir.

Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı günden o güne kadar ki siyasî olayları anlatan konuşmasında özetle şöyle; “Millî Egemenliğin her şeyden evvel belirmesi amacıyla yüksek meclisiniz olağanüstü yetki ile toplanmıştır. Seçimlerin acilen ve coşku ile yapılması, yasal durumumuzun bütün milletçe de aynı görüşler içinde kavranıp anlaşıldığını ve yüksek meclisimizin niteliğinin millî ereklere samimiyetle, kuvvetle dayandığını göstermiştir.… Meclis’in tüm anlamıyla sorumlu olması gerekir. Millet bizi ancak bunun için gönderdi; bizi buraya beş kişinin eline milleti terk edelim, diye göndermemiştir. Bugün, Meclis’imizin oylarında belirmiş olan millî görevim, yeteneğimin çok üstünde olduğunu görüyorum” diyen Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanlığa seçildikten sonra yaptığı teşekkür konuşmasını şöyle tamamlamıştır; “Bu görevi; şahsım için bir gaye değil, beraber giriştiğimiz ulvi amaçları elde etmek için milletin bana verdiği bir görev olarak kabul ediyorum.”

Mustafa Kemal Paşa'nın, “United Telegraph” gazetesi muhabirine verdiği; Türk Kurtuluş Savaşı'nın nedenleri konulu demeci şöyledir; “Bağımsızlık ve Egemenliğimizin gereklerini sağlayacak bir barışın yapılması çabasındayız. Antlaşma ve barış yapma, savaş ilânı gibi yetkilerin, mevcut olan Kanun-i Esasi’de kime ait olduğunu biliyorsunuz?”

Mustafa Kemal, Meclis’te yaptığı anayasa görüşmelerinde konuşmasına şöyle devam etmiştir; “Gerçekten sanıyorum ki milletin gerçek vekillerinden oluşan bu yüksek meclis; artık bu yetkileri bir şahsa bırakmak istemiyor; kendi yapmak ve tamamen üzerine almak istiyor.”

Meclis’in Açılışının ikinci günü Mustafa Kemal’in verdiği önerge kabul edilir. Meclis’in kendi üyeleri arasından seçtiği bir hükümet oluşurken, Anayasa Hukuku’na göre; “Meclis Hükümeti” sistemi kabul edilir ve bu sistemin niteliği de “Cumhuriyet” oluşudur. Mustafa Kemal, konuşmasına şöyle devam eder; “Bu ilkelere dayanan bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, milli egemenlik temeline dayalı halk hükümetidir. Cumhuriyettir. böyle bir hükümetin kurulmasında ana ilke, kuvvetler birliği teorisidir.”

Türkiye halkının kayıtsız şartsız egemenliğine sahip olduğunu, bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum diyen, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Meclisi’nin gizli oturumunda şöyle konuşmuştur; “Egemenlik, hiçbir mana, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez. Efendiler; asırlardan beri Doğu'da haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu. Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti.

Milletimiz kendisinde var olan özellikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.

Arkadaşlar; bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim.

O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı'nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.

Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır."

KİMLER YOKTU?

Mustafa Kemal, Osmanlı Hanedanı’na bağlılığı bilinen, Cumhuriyetin ilanından yana olmayacakları muhtemel olarak tanınmış parti üyeleri kent dışındayken, bu olayın gerçekleştirilmesini sağlamıştır.

Rauf Orbay, Refet Bele ve Adnan Adıvar zaten İstanbul’dalardı, Ali Fuat Cebesoy’da 29 Ekim Günü İstanbul’a varmıştı. Cumhuriyetin ilan edilmesi kararı alınırken, onlara ne danışılmıştı, ne geri çağrılmışlar ve hatta ne de durumdan haberdar edilmişlerdi.

Mustafa Kemal’in bu duruma cevabı ise şöyle olmuştu; “Baylar görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmayı ve onlarla görüşüp tartışmayı gerekli görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa o sırada Ankara’da bulunmayan kimi kişiler, hiçbir yetkileri yokken, kendilerine bilgi verilmeden, düşünceleri ve uygun görüp görmedikleri sorulmadan, Cumhuriyet ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.”

Rauf Bey, fikirleri sorulduğunda ise padişahlıktan yana olduğunu açıkça ifade etmiş çünkü o dönemde yetişmiş olduğunu,bunun boynunun borcu olduğunu belirtmiştir.

Ayrıca Refet Paşa, 21 Ekim’de Belediye Başkanlığınca onuruna verilen ziyafette yaptığı konuşmada, Cumhuriyet yönetimi hakkında “köhne bir fikir” ifadesini kullanmış ve; “zaten ben esas itibariyle Cumhuriyeti memleketimizin bünyesi için daha zararlı görürüm” demişti. Ona göre en uygun rejim, Meclis Hükümeti sistemiydi.

Mustafa Kemal’in bu sırada Rauf’un partiden ihraç edilmesini istemiş olması ilginç bir noktadır. Tartışmalar sırasında aralarında Yunus Nadi’nin de yer aldığı birçok kimse, Rauf’a kendi partisini kurması yönünde meydan okudular.

Mustafa Kemal’in bu ideolojiyi oluştururken siyasi bir ayaktan da hareket ediyor oluşu hem kendini hem fikirlerini sağlam bir altyapıya oturtuyordu. Bir yandan da CHP’den birçok istifa gerçekleşmişti. Bu kişiler, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adı ile yeni bir partileşme sürecine gitmişledir. Bu muhalefet partisi, Halk Partisi’nden ayrılan Hüseyin Rauf Bey ile birlikte 32 milletvekili tarafından 17 Kasım’da kurulmuştur.

CUMHURİYET HAKKINDA YORUMLAR

Alman Yazar Gotthard Jaschke, “Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk” adlı kitabında bu durumu şöyle anlatır; “Atatürk, kendi iç düşüncelerini birkaç yakın dostundan başkasına açıklamamıştı. Dışarıya, padişahlığın kaldırılmasını, Anadolu inkılâbı çoktan bir olupbitti olduktan sonra bile hiç düşünmediği sanısını veriyordu.”

Gazeteci İsmail Habib Sevük’ün anılarından, Atatürk’ün TBMM’ye bağlılığı izleyelim;

Birinci Büyük Millet Meclisi’nde, bir gün konuşmacının biri, Mustafa Kemal’e karşı şu sözleri sarf etmiştir; “Meclisin egemenliğine dokundurmayız, meclisin egemenliğine saygı göstermeliyiz.” Gazi, altın yeleleri kabararak şöyle gürler; “Bu meclisi ben topladım, ben vücuda getirdim; kim kendi yapıtının iyi olmasını istemez? Sizler sadece meclise saygı gösteriyorsunuz, ben bundan daha fazla olarak aynı zamanda kendi eserime saygı gösteriyorum.”

Kendisine sorduğum sorulardan bir başka soru da şudur; “Mademki bu meclis Cumhuriyeti ilan etmeye kendisini yetkili gördü. O halde bir başka meclis de başka bir oylamayla meşrutiyet ilan ederse ne yaparız?’

“Olabilir, fakat hepsini sopa ile kovalarız” dedi.

O; Cumhuriyet düşüncede, “Bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. hükümetlerin icraatı menfi olup da millet itiraz etmez ve  iktidarı düşürmezse bütün kusur ve kabahatlere katılmış demektir. Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan milletler arasında demokrat doğan yegâne millet Türklerdir.

16 Haziran 1926 İzmir Suikasti sonrası, Cumhurbaşkanı’nın söylediği söz; “Alçak teşebbüsün benim şahsımdan çok kutsal cumhuriyetimize ve onun dayandığı yüksek ilkelere dönük bulunduğuna şüphem yoktur. Bu nedenle, genel olarak gösterilen duygularla, Cumhuriyetimize ve ilkelerimize olan aşırı bağlılığın ne kadar kopmaz güçte olduğu kanısına bir kez daha vardım.”

İLELEBET PAYİDAR KALACAK

İzmir Suikasti sonrası, Gazi’nin söylediği bir başka veciz söz; "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

Bütün Dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum. Milletimizin bugünkü yönetimi gerçek özelliği ile bir halk yönetimidir. Cumhuriyeti ve onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Bunu yüreklere yerleştirmek için elverişli olan hiçbir durumu kaçırmayınız.

"30 Ağustos 1924 tarihinde, Cumhurbaşkanı, çok güvendiği gençlere Dumlupınar’da şöyle seslenir; “Gençler cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

1927 yılında Atatürk Gençliğe Hitabesi'nde; “Ey Türk gençliği! birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir…”

Güncelleme Tarihi: 28 Ekim 2021, 11:05
YORUM EKLE

banner101

banner100