Dokuz Eylül Aşkın Zaferi

İzmir ve Türk’ün; İzmir ve Atatürk’ün vuslat nişanesi de işte Atatürk’ün Belkahve’de bir incir ağacının altından izlediği Kadifekale’de dalgalanan o Şanlı Bayrağımızdır. Ve o bayrak dalgalandıkça da bu aşk yücelecektir. İzmirlilerin Atatürk, Bayrak ve Cumhuriyet sevdası da bundandır.

Dokuz Eylül Aşkın Zaferi

Cumhur BULUT (MHP İzmir İl Başkan Yardımcısı)

Ben sana sonteşrinde vuruldum,
Ey Güzel Şehir;
Ürkek adımlarla tozarken
Dar sokaklarını.

Kederi kuş kanatlarından,
Acıyı sessiz akşamlarından,
Sevgiyi de bir martının

Alaca kanadından
Bedelsiz aldım…(C.B.)

Şehirlerle insanlar arasında birbirini sımsıkı saran, çok derin ve de kuvvetli bağlar olduğunu bilirim. Fakat, “Şehirler mi insanları var eder, yoksa insanlar mı şehirleri?” sorusunun cevabını bir türlü bulamadım.

Öyle ya, bir şehrin konumu, tarihi, coğrafi yapısı, iklimi ya da ne bileyim yetiştirdiği ürünleri şekillendirmeyecekse o şehrin insanlarını başka ne şekillendirebilir ki?

Ya da yaşadıkları şehrin siluetini, mimarisini, yollarını, meydanlarını kısacası karakterini belirleyemeyecekse insanlar, o şehrin şahsiyetini kim belirleyebilir?

Hadi buyurun bakalım, şimdi siz çıkın işin içinden de görelim…

Ayırın mesela Adana’yı Orhan Kemal’den, Bodrum’u Cevat Şakir’den, Sivas’ı Veysel’den, İstanbul’u Orhan Veli’den Necip Fazıl’dan ve Yahya Kemal’den… Koparın da görelim…

Mümkün mü?

Ama İzmir başka, hem de bambaşka…

Sadece bir iki kişinin adıyla anılmaz İzmir…

Bir iki kişinin gönlünde, bir iki kişinin zihninde yer tutup hatıralarında yer almaz.

İzmir; bütün bir milletin aşkı, bütün bir milletin sevdası ve bütün bir milletin gözbebeğidir.

Ona kim dokunduysa, kim toprağına basıp havasını koklayıp suyunu içtiyse aşık eder hemen kendine…

Bu öylesine bir aşktır ki destanını dinleyenleri bile vurur tam kalbinin ortasından…

Şair Homeros’u ve filozof Heraklitos’u bir tarafa, İyon medeniyetini ve tüm asar-ı atikayı da öbür tarafa bırakalım.

Bizim İzmir ile adımızın ve şanımızın bir anılması tam manasıyla bir aşk mevzuudur!

“Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi sokularak” (1) İzmir’de kurduğumuz İlk Türk Devleti bence Türk’ün gönlündeki İzmir aşkının ilk tezahürüdür.

İzmir ile Türk’ün daha önce bir buluşması var mıdır bilmiyorum ama ömründe hiç deniz görmemiş, Hazar ve Aral göllerini deniz sanmış; Orhun, Seyhun, Selanga ve Aras nehirlerini at üzerinde geçerek bu topraklara gelmiş “içerlikli” (2) bir Türk olan Çaka Bey’in İzmir’e ilk görüşte âşık olması bu hikâyenin başlangıcıdır diyebilirim…

Çaka Bey’in 1081 yılında İzmir’de elli sefineden müteşekkil bir donanma inşa edip yine burada bir devlet kurması Anadolu’da Türk’ün Devlet Güneşinin İzmir’den doğmasıdır. Pek tabii İzmir kadar uzakta olmayan diğer Selçuklu şehirlerinde; Mersin’de, Adana Sahillerinde, Antakya’da ya da ne bileyim Alanya’da da kurabilirdi devletini Çaka Bey ama kurmamış işte… İzmir tutkusu bu yakaladı mı bırakmıyor…

Dedim ya İzmir başka, bambaşka… Daha ilk görüşte düşürür adamı aşka…

Ne diyelim;

“Bu şehr-İzmir’dir ki bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yekpare dünya mülkü fedadır…” (3) diyemeyen şairler utansın…

Gerçekten de İzmir Sevdası, İzmir Aşkı ve İzmir Hasreti tarifsizdir bizim için.

Emir Timur, Aydınoğlu Beyleri ve II. Murat hep bu aşk hikayesinin kahramanlarıdır. Ve bu hikâyenin sayfaları bizim destanlarımızla doludur.

Şimdi de yüz yıl öncesine dönelim Çaka Beyin kurduğu İzmir Türk Devleti’nden 824 yıl sonrasına… Aralayalım bakalım yine tarihin sırlarla ve mücadelelerle dolu sayfalarını…

Bu defa takvim yaprakları 1905 yılını göstermektedir ve Atatürk’ümüz ilk defa İzmir’dedir ve yıllar sonra o günlerde yaşadığı burukluğu da İzmirli hemşehrilerine şöyle anlatmaktadır: “Benim İzmir'i ilk gördüğüm gün mektebi terk ederek menfâma (sürgüne) gittiğim gündür. Bu güzel memlekette, menfâma giderken birkaç saat geçirmiştim. O zaman bu güzel rıhtımı baştan başa bize hasmîâi can olan (can düşmanlarımız) yabancı bir ırkın mensuplarıyla memlû (dolu) görmüştüm. O zaman hükmetmiştim ki; İzmir hakiki, asil ve necip Türk İzmirlilerden gitmişti…”

Ağyarın eline düşmüş bir sevgili ancak bu kadar kanatır yürekleri…

Evet son dönem Osmanlısının İzmir’i bir bakıma işgal altındadır. Bu durum da Atamızı derinden etkilemiş ve üzmüştür. Üzülmesi boşa değil elbet. Bundan 824 yıl önce Çaka Bey’in içini kor gibi yakan İzmir aşkı Atamızı yakmadı mı sanırsınız? Bence bu yangın Atatürk’ün İzmir’e 18 defa gelmesinin sebebidir. Bakın isterseniz tarih kitaplarına Mustafa Kemal Paşa başka hangi şehri bu kadar fazla ziyaret etmiş ve sitayişle bahsetmiştir. Bu aşktan değil de nedendir? Aşık Maşukunu görmeden yapabilir mi? Hele hele onun yâd ellere düşmesini kabul edebilir mi?

Bana sorarsanız İzmir Aşkı ve hasreti en fazla Atamızı yakmış en çok da Onun o güzel gönlünü yaralamıştır… Hele hele 15 Mayıs 1919’da…

İşte o gün var ya bizim için tarihin en karanlık günüdür diyebilirim. Tafsilata girip üzeri örtülü acılarımızı yeniden kanatmak istemiyorum. Zira Atatürk’ümüzün dediği gibi “can düşmanlarımız olanlar” bu defa cebren işgal etmiştir Belde-i Şahane’yi. Ve akan kanın, düşen yiğitlerin ve saldırılan namusun sayısı belli değildir.

Belde-i Şahane dedim ya gerçekten öyle… Bir nazenin İzmir; İzmir güzellikte küçük bir Türkiye…

Lakin bu işgal uyuyan devi uyandırmış, damarlarda dolaşan asil kanı şahlandırmış, tarihin istiklal uğruna en azametli, en mücadeleci ve en güçlü milletini ayağa kaldırmıştır.

Oysa devletin başkenti İstanbul 13 Kasım 1918’de ilk defa, 16 Mart 1919’da ikinci defa olmak üzere iki kez işgal edilmiş, Osmanlı Cihan Devletinin egemenlik hakları İzmir’in işgalinden çok çok önce fiilen gasp edilmiştir. Yine Anadolu’da da işgaller İzmir’den yine çok çok önce başlamasına rağmen her nedense bu işgallerin hiçbiri Türk Milletini top yekûn harekete geçirememiş ve beklenen nümayişi bir türlü başlatamamıştır. Tâ ki İzmir işgal edilinceye kadar!

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali bütün Türk Milleti üzerinde o kadar etkili olmuştur ki, Kurtuluş Savaşımız işte o zaman başlamıştır diyebiliriz… Türk Kurtuluş Savaşı Şehit Hasan Tahsin’in attığı o ilk kurşundan atılan son kurşuna kadar Türk’ün Anadolu’daki ilk aşkı olan İzmir hedefiyle sürmüştür.

Şehit Hasan Tahsin, Şehit Süleyman Fethi ve onlarca şehidin ruhları o gün öylesine yükselmiştir ki daha ilk dakikadan itibaren yeryüzünde yaşayan bütün Türklerin kalbine tesir etmiştir. O sebeple İzmir’in Kurtuluşu Üsküp’ten Kaşgar’a kadar bütün Türklüğün ülküsü olmuştur. Bu nedenle İzmir’e “kurtarılması bir millet için ülkü olan şehir” demekte beis görmüyorum. Zira Atamız dahi 1925 yılındaki ziyaretlerinde yaptığı konuşmada “bütün memleket İzmir’i kutsal bir kurtuluş hedefi olarak kabul etmiştir” demektedir.

Öyle ki Orta Asya Türklüğü dahi İzmir’in işgaline büyük tepki göstermiş, zamanın Özbek-Buhara Hanlığı İzmir’in bir başka Fatihi Timur’a ait olan tarihi kılıçları İzmir’i alan ve İzmir’e ilk giren Türk komutanlarına verilmesi için Atatürk’ümüze göndermişlerdir.

Bu nasıl bir aşk, bu nasıl bir bağ ve bu nasıl bir mukaddes hedeftir böyle…

Keşke imkânımız olsaydı da sorabilseydik o Özbek Kardeşlerimize, “Geri alınmasını istediğiniz İzmir’i hiç gördünüz mü?” diye…

Elbette hayır diyecekler, elbette imkânsız bu ama İzmir sevdası Türk’ün gönlünde engel ve mesafe tanımıyor işte. Dünyanın neresinde olursa olsun her Türk İzmir’e sevdalıdır. Üveysi bir sevda bu; görmeden…

Her halde Türkler en zor günlerinde İzmir kadar başka hiçbir şehre bu denli yürekten sahip çıkmamış, böyle güçlü bir aşk ile bağlanmamıştır.

Hepimizin İzmir’i olan bu Güzel Şehre Atamızın aşkını da burada tekraren ifade etmek gerekir.

Çaka Bey’den müdevver devlet ruhuyla mürekkep bir sır bu.

Gazi Paşa kısacık ve mücadelelerle dolu hayatında bazen kaderin cilvesiyle bazen de isteyerek tam 18 defa gelmiş İzmir’e…

Yapılan bu ziyaretler de ancak aşk ile açıklanabilir. Başka hangi şehre bu kadar fazla gitmiş ve hangi şehirden böyle güzel sözlerle bahsetmiştir ki Atamız? Annesini, eşini ve ruhunu emanet ettiği İzmir burası…

Bana sorarsanız 9 Eylül Günü Kemalpaşa’ya muzaffer Türk Orduları Komutanı olarak gelen Atatürk’ün Belkahve sırtlarına kadar gidip Kadifekale’de dalgalanan Ay-yıldızlı bayrağımızı uzun uzun seyrettikten bir gün sonra, 10 Eylül’de İzmir’i teşrif buyurmalarındaki gizem de bu aşkta gizlidir.

Tıpkı Mehmet Fuzuli’nin anlattığı Leyla ile Mecnun aşkında olduğu gibi…

Anlatılana göre, gecedir ve Leyla penceresindedir. Mecnun ise o hep görmek istediği Leyla’sına değil de gökyüzündeki aya dikmiştir gözlerini… Ahali sorar; Ey Kays! İşte Leyla orada, pencerede, niçin ona bakmaz da aya bakarsın? Mecnun cevap verir; “O ayın ışığı Leylam’a vuruyor ya, bu bana yeter!”

Gönlü mest, ruhu mest!

İzmir’de vahşi emperyalizmin hükmünün bittiği o gün, şanlı bayrağımızı İzmir semalarında dalgalanırken görmek Türk’ün Büyük Ata’sına yetmiş ve gönlünü huzurla doldurmuştur çünkü…

Aşk ve Zafer hazzıyla öyle sarhoştur ki Mareşal, akşamüzeri Kemalpaşa’ya döndüğünde dahi kendisi için hazırlanan mükellef bir sofraya (4) “hayır” demiş, çok az bir şeyler yiyerek odasına çekilmiştir. Ve o odada gaz lambasının titrek alevi sabah namazına kadar yanmaya devam etmiştir.

İzmir ve Türk’ün; İzmir ve Atatürk’ün vuslat nişanesi de işte Atatürk’ün Belkahve’de bir incir ağacının altından izlediği Kadifekale’de dalgalanan o Şanlı Bayrağımızdır.

Ve o bayrak dalgalandıkça da bu aşk yücelecektir. İzmirlilerin Atatürk, Bayrak ve Cumhuriyet sevdası da bundandır.

Son söz olarak Aşkın, Hürriyetin ve Türk’ün şehri İzmir için aynı zamanda Hemşehrimiz de olan Atamızın celadet dolu şu sözlerini tekrar ifade edelim; “Efendiler; artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır.”

Ve analım cümle İzmir Aşığını, bu yolda şahadet şerbetini içenleri, gazilerimizi ve dahi bilinmeyen kahramanları.

Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

Ey İzmir, ey güzel şehir, aşkın ve istiklalin şehri; Dokuz Eylülerin Kutlu Olsun!

Dipnotlar:

1) Anadolu’ya gelişimizi Nazım’sız nasıl anlatabilirdik ki?

2) İçerlikli: Bir İzmir tanımlamasıdır. Sahilden uzakta oturanlar için kullanılırmış. Yaşları hayli ileri olan İzmirli bir çiftten duymuştum bu tabiri. Balık pişirme üzerine ahkam kesen kocasına Hanım teyzemiz müstehzi bir ifadeylea; “sen nereden bileceksin, sen içerliklisin” demişti de amiyane tabirle tam manasıyla kopmuştum. Oysa amcamız Nergizli Teyzemiz ise Deniz Bostanlısındanmış… aradaki mesafeye dikkatinizi çekerim.

3) Şair Nedim’in İstanbul üzerine yazdığı meşhur beyiti tadil edip düzelttim. Çünkü bu sözler en çok İzmir’e yakışır.

4) Atamızın o gün hayır dediği mükellef sofradan kastımız elbette sarihtir.

Güncelleme Tarihi: 12 Eylül 2020, 21:41
YORUM EKLE
YORUMLAR
Güner Bulut
Güner Bulut - 2 hafta Önce

Uşşakizade köşkündeki zeytin ağacının altında neler oldu onu da yaz

KEMAL kaptan
KEMAL kaptan - 2 hafta Önce

Yine efsane bir yazı kalemine sağlık hocam

banner92