Cunta, gerici yapıların türemesine neden oldu

SHP-CHP’de üst düzeyde, AKP’de bakanlık düzeyinde görevler yapan Ertuğrul Günay, 12 Eylül Darbesi’nin sadece kanlı değil “en kötü niyetli” darbe olduğunu da ifade ederek, gerici ve bölücü yapıların türemesine cuntanın sebep olduğunu kaydetti

Cunta, gerici yapıların türemesine neden oldu

RÖPORTAJ/ Mazlum VESEK


Ertuğrul Günay ve Altan Tuna’nın imzasını taşıyan “Muhtıradan Darbeye-Türkiye’de Siyasetin Açıklamalı Kronolojisi (1971-1982)” kitabı, Türkiye’nin en bunalımlı yıllarına dair bir dökümü içeriyor. Kitaptaki kronolojide “genç bir avukat” olarak adı geçen, yakın tarihte de SHP-CHP’de üst düzeyde, AKP’de bakanlık düzeyinde görevler yapan Ertuğrul Günay’la 1971-82 yıllarının bugüne bıraktığı mirası konuştuk. 1970’lerde CHP ve AP’nin uzlaşı yoluna gitmemesinin dönem açısından en önemli siyasi hatalarından biri olduğunun altını çizen Günay, “Bu dönemde eleştirdiğim, iki büyük partinin iş birliği yapmak yerine, demokrasi konusunda içtenlikleri sınanmamış kişiler ve yapıları iktidar ortağı yapmaları ve böylelikle toplumun parçalanmasına yol açmış olmalarıdır” dedi. Sorularımız arasında, Günay’ın gelecekte nasıl anılmak istediği de vardı. Kulak verelim…

Kitabın önsözünün “Bu Olağanüstü Dönemde…” başlığıyla yazıldığını görüyoruz. Belki, daha geç soracaktım; ama bu ifade karşıma çıkınca sormadan edemeyeceğim. Türkiye’ye hükmeden her gücün bu minvalde ifadelere başvurduğu vakıadır. Zaten önsözde sıraladığınız olaylar, “olağanüstü” durumun ülkemiz için “olağan” bir akış haline geldiğinin de göstergesi. Bu ifadenin egemenlerce kullanılmasını anlayabilirim; ancak yer yer toplumun en apoletsiz kesimlerinin de bu ifadeleri kullandığını görüyorum. Toplumu sürekli baskı altında tutan bu dilin toplum tarafından da kullanılmasını neyle açıklıyorsunuz?

Türkiye, son yüzyılda büyük dönüşümler, siyasal ve sosyal alanlarda önemli iniş, çıkışlar yaşadı. Hanedandan Cumhuriyet'e geçiş, sonra çok partili sistem, soğuk savaş, askeri darbeler ve müdahaleler bu önemli olayların bazıları. Bütün bu dönemlerde toplumun ödemek zorunda bırakıldığı bedeller, yönetimler tarafından ‘olağanüstü koşullara’ fatura edildi. Koşullar olağanüstü olunca herkesin bir bedel ödemesi, bazen ekmeğinden, bazen özgürlüğünden, çoğu kez de her ikisinden özveride bulunması gerekiyor. Bu dil ve bu kavram yöneticilerin işine geliyor, yönetimi kolaylaştırıyor. Yönetimin sıklıkla kullanmayı seçtiği bu dil elbette toplumu da etkiliyor. Bizim toplumumuz olaylara birey ve toplum gözünden çok, büyük ölçüde ‘devlet’ odaklı bakıyor. Sivil bir gelenek, sorgulama ve hele hesap sorma bilinci yok düzeyinde. Sonuçta toplumun zihin altını büyük ölçüde siyasetin ve onların güttüğü medyanın dili etkiliyor, belirliyor.

Önsözde “…Yüz yıllık Cumhuriyet 75 yıllık çok partili deneyimine karşın yeterince kurumlaşabilmiş değil. Hafızası, tarih bilinci, gelenekleri felsefi derinliği yok düzeyinde” diyorsunuz. 1789’dan sonra batılı cumhuriyet rejimlerine baktığımızda da bir süre gel-git yaşandığı ve cumhuriyetlerin getirdiği yeniliklerin geriye düştüğü görülüyor. Bizdeki 75 yıllık deneyim, derinleşme ve kurumlaşma için yeterli bir süre mi?

Yüz yıllık Cumhuriyet ve üç çeyrek asırlık çok partili sistem sürecinin, toplumun siyasal erginlik ve geleneklerini oluşturmak açısından kısa bir zaman dilimi olduğu söylenemez. Ancak bu zaman dilimi siyasetin kendi yolunu bulması ve kendi sorunlarını kendi içinde çözmesi açısından kesintisiz bir süreç olmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni parti denemeleri karakolda sona erdiği gibi, çok partili sistemin ilk on yılının sonunda da aynı akıbetle karşılaştık. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997’de siyaset, siyaset dışı odaklarca kesintiye uğratıldı ve sil baştan yapılmaya çalışıldı. Bütün bu dönemlerde deneyim ve birikim sıfırlandı. Siyasetin yeniden yola çıktığı eşiklerde, geçmişin hatalarından ders çıkaran deneyimli kadrolar yerine, geçmişin hesaplaşmaları üzerinden prim yapmaya çalışan öfkeli ve ihtiraslı, deneyimsiz yeni ‘siyasetçiler’ öne çıktı. Siyaset, yaşam içinde denenerek, yaşanarak, düşüp kalkarak öğrenilen ve olgunlaşan bir yönetim sanatıdır. Bu deneyim süreci içinde önce gelenekler, sonra kurallar oluşur, yerleşir ve kurumsallık doğar. Türkiye’de, bir yandan iç (vesayet mantığı), öte yandan dış (soğuk savaş) koşullar, bu öğrenme ve olgunlaşmaya fırsat vermedi. O nedenle, kurumlar ve kurallar yerine, bizim siyasetimiz oldukça sığ, yüzeysel; kişisellik ve keyfilik egemen.

DP, SEÇİMLE GİDEBİLİRDİ

1957 yılında muhalefetin toplam oylarının Demokrat Parti’yi (DP) geçtiğini 1961 yılında seçim yoluyla hükumetin değişmesinin büyük olasılık olduğunu ifade ediyorsunuz. Buna göre 27 Mayıs 1960 Darbesi toplumun demokratik gelişimini baltalayan bir hareket olmuştur. Ancak, 1961 Anayasası’nın Türkiye’ye gelmiş geçmiş en demokratik anayasa olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir. Demokrasiyi baltalayan bir harekete, demokratik yönü güçlü bir anayasa yaptıran itici-belirleyici güç neydi?

1957 seçiminde ilk kez üç muhalefet partisinin (CHP- HP ve MP’nin) toplam oylarının DP’yi geçmesi, en geç 1961’de yapılacak olan seçimde iktidarın değişebileceğinin işareti olarak görünüyor. 1961 Anayasası, esas olarak bu üç muhalefet partisinin -en başta DP’den ayrılan Hürriyet Partisi olmak üzere- 1957 seçimlerinde önerdiği ve savunduğu fikirlerden oluşuyor. Toplumda yükselen beklentiler, siyasal ve sosyal ortam, 27 Mayıs’ı yapanları bu yolda bir anayasa yapmaya yönlendirdi. Biliyorsunuz, darbenin kalıcı ve sistemin daha otoriter olmasını isteyen kanat -Türkeş ve arkadaşları- tasfiye edilmişlerdi. Demek ki, 1960’da darbe olmasa, ilk seçim sonrası gelecek olan yeni dönemde, anayasa yine bu fikirler üzerinde oluşacak, üstelik bu kez darbecilerin değil, seçimlerden çıkmış halk iradesinin ürünü olacaktı. Geçen yılın sonunda yayınlanan “Bir HÜRRİYET Hikayesi” kitabımda bu konuyu oldukça ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştım. Bazıları, 1960 veya 61’de seçim olmayabileceğini, olsa bile DP’nin iktidarı devretmeyeceğini savunarak bu teze karşı çıkıyorlar. 1950’de, çeyrek yüzyıllık ‘Tek Parti’nin iktidarı devretmek zorunda kaldığı bir dünya ve Türkiye ortamında bu savunmaya katılmak elbette mümkün değil.

NASIL ANILMAK İSTER?

Kronolojide CHP’nin kuruluşunun 50’inci yılında “Ordu Barosu’na kayıtlı genç bir avukat olan” Ertuğrul Günay’ın “Devlet Partisinden Halk Örgütüne” adlı yazısının ödüllendirilmesi de yer alıyor. Özellikle 1990’lar ve 2000’lerde gerek SHP-CHP’de gerek AKP’de yaptıklarınızla geleceğin muharrirleri tarafından nasıl anılmak istersiniz?

Gelecekte önyargısız değerlendirme yapanlar, sanırım Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, ona en çok hizmet edendir” sözüne uygun olarak, bulunduğum her yer ve görevde yaptıklarıma, geride bıraktıklarıma bakacaklardır. Gördüklerini, vicdanlarının sesini dinleyerek belirtmeleri yeter.

1975’in 18 Şubat’ında Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) Genel Başkanı Ahmet Kaçmaz’a CHP Genel Sekreteri Orhan Eyüboğlu’nun verdiği yanıtı aktarıyorsunuz. Ardından Ecevit’in solun çağrısına verdiği sert bir cevap var, kronolojide. İşçi hareketinin çok güçlü olduğu bir dönemden söz ediyoruz. 1971-80 arası dönemde ülkenin en güçlü dinamiklerinden birine devleti kuran parti CHP’nin bu yaklaşımını nasıl açıklamak gerekir?

CHP, söylediğiniz gibi ‘devlet kurucusu’ bir parti. Özünde, cumhuriyetçiliğin yanı sıra devletçilik, laiklik ve milliyetçilik de var. Bu vasıflarıyla uzun süre statükoyu temsil etti; sonradan geliştirdiği demokrasi anlayışı da başlangıçta -birbirinden çok farklı olmayan- birden çok partinin varlığıyla sınırlıydı. Çoğulculuk, hele sınıfsal anlamda farklılıklar ‘tarihi CHP’nin uzak olduğu kavramlardı. 1965’te İsmet Paşa’nın ‘ortanın solunda’ olduklarını söylemesi, köklü bir zihniyet değişikliğinden çok, aydınlar ve gençlerdeki sola yönelişten pay alma amacını taşıyordu. Bu masum ifade bile büyük kavgalara, kopmalara yol açtı. Ortanın solu deyimine tahammül edemeyip ayrılan, Feyzioğlu gibi tanınmış CHP’lilerin kurduğu Güven Partisi, siyasetin en sağcı yapılarından biri oldu. Bu nedenle, CHP üst yönetimi, sınıfsal ve ideolojik anlamda solu temsil etmek iddiası taşıyan kişi ve kurumlara olabildiğince uzak kaldı. Eyüboğlu ve Ecevit’in tutumu bu açıdan örnektir. Oysa, 1977 seçimine giderken demokratik mücadeleyi tercih etmiş -TİP ve TBP gibi- partilerle akılcı bir işbirliği yapılmış olsa, belki tek başına iktidar olma yolu açılabilir, AP’den kopanlarla yamalı bohça gibi bir hükümet kurma zorunluğunda kalınmazdı.

OTORİTERLEŞMEYE HİZMET

1’inci Milliyetçi Cephe Hükumeti ile ilgili kronolojik maddede şu ifadelere yer veriyorsunuz: “İki büyük partinin temel konularda anlaşarak ülkeyi ortak bir programla yönetmek ve demokrasiyi kurumlaştırmak konusunda iş birliğine yanaşmamaları, küçük partilerin iktidar üzerinde etkili olmasına ve aşırı akımların etkisini artırılmalarına yol açtı.” (s. 117). Küçük partilerin de yönetimde söz sahibi olmalarının demokrasinin kurumlaşması önünde ne gibi bir olumsuz etkisi olmuştur?

Öncelikle, kişisel olarak koalisyonlara önyargılı olmadığımı, hatta bizim gibi yeterince türdeş olmayan toplumlarda farklı eğilim ve görüşlerin bir arada bulunmasının yararlı olduğuna inandığımı belirtmek isterim. 1970-80 arasında eleştirdiğim, ekonomide ve demokraside zorluklar yaşadığımız günlerde iki büyük partinin işbirliği yapmak yerine, demokrasi konusunda içtenlikleri sınanmamış kişiler ve yapıları iktidar ortağı yapmaları ve böylelikle toplumun parçalanmasına yol açmış olmalarıdır. Düşününüz 1. Milliyetçi Cephe hükümetinde Demirel, 3 milletvekili olan MHP’ye 2 bakanlık verdi. Ecevit, 1977’de hükumet kurabilmek için AP’den istifa eden tüm milletvekillerini -ehliyet liyakat gözetmeden- bakan yaptı. Bunlar, siyasetin saygınlığını zedeleyen örnekler oldu. Öte yandan, aşırı akımlar derken, tüm demokrasi karşıtlarını kastediyorum; eline silah alan, görüşünü başkasına zorla, cebir, şiddetle dayatan herkesi. Bunlar, iddiaları ister sol, ister sağ olsun; sonuçta -bilerek bilmeyerek- demokrasiye değil, otoriterleşmeye hizmet ederler.

Eklemek istediğiniz bir şey varsa, seve seve yer veririz.

Üniversite yıllarında merakla okuduğum ‘İttihat ve Terakki' dönemi ile aramızda yarım yüzyıl vardı. Bugünün gençleriyle, “Muhtıradan Darbeye” adlı kitabımızda anlatılan dönem arasında da yaklaşık yarım yüzyıl var. Bu açıdan, bizim içinde yaşayageldiğimiz olaylar, gençler için yakın tarih. Önsözde de bunu yazdık: Tarihi bilmek, geleceği anlayabilmek için bir tür rehberdir. Geçmişte yaşanan doğru ve yanlışlar, içselleştirilerek okunur, öğrenilir ve iyi anlaşılırsa, yararlı bir ibret vesilesi olabilir. Bu açıdan kitap, ülkemizin geleceğinde söz ve karar sahibi olmak isteyen genç okurlar için aydınlatıcı bir bilgi kaynağı olursa, -değerli Altan Tuna arkadaşımla birlikte- verdiğimiz emeğin ziyan olmadığını düşünecek, umutlu ve mutlu olacağız.

İşçi hareketi katkıda bulundu

1975’te 1 Mayıs’ın bir salonda kutlanmış olması da kronolojide yer alıyor. 1977’de ise yarım milyon işçinin Taksim’de olduğunu okuyoruz. Bu iki yıl içinde işçi hareketinin belirgin yükselişini neye bağlamalıyız?

Türkiye’de 1 Mayıs, 1925 Takrir-i Sükun Kanunu'ndan sonra kutlanmıyor; 70’li yıllara kadar ‘Bahar bayramı’ olarak anılıyordu. 70’lerde emek yanlısı siyasetin yükselişine koşut olarak 1975’te TSİP tarafından İstanbul’da bir salonda, 1976’da DİSK tarafından Taksim’de kutlandı. 1977’de Taksim’de yüz binlerce insanın katıldığı kutlamanın sonunda bir provokasyon yaşandı. 1978’de yapılan görkemli kutlama son oldu. 1979’da Ecevit Hükumeti döneminde Sıkıyönetim Komutanlığı, Taksim’de kutlamaları yasakladı. Ardından 12 Eylül geldi; sendikaları, partileri ve tüm emek yanlısı örgütleri kapattı. Bu anlamda emek hareketinin toplumsal bilinçlenmeye katkı yaptığı elbette söylenebilir, ama müdahale ve darbeler demokrasinin kurumlaşmasına imkan ve izin vermedi. Bugün yaşadıklarımız da, büyük ölçüde bu kurumlaşmanın gerçekleşmemiş olmasının sonucu.

12 Eylül, en kötü niyetli darbedir

1971-1982 yılları arasında ciddi bir toplumsal kaynaşma ve kargaşa görüyoruz. Bu dönemin bugüne, 40 yıl sonrasına bıraktığı en büyük tahribatın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

1971-82 arası Türkiye’nin çok bunalımlı bir dönemi. 1971’de -gerçekte radikal bir darbeyi önleyen- bir Muhtıra’nın 10 yıl sonrasında yeni bir askeri darbe yaşandı. 12 Eylül, Türkiye’nin yaşadığı askeri darbeler içinde sadece en acımasız ve en kanlı olanı değil, -bana göre- en kötü niyetlisiydi. 'Kötü niyetli’ diyorum, çünkü 1978’in sonundan itibaren güvenliği sağlamak konusunda hükumetlerin yetki ve görev verdiği komuta kademesi, görevini savsaklayarak ülkeyi bir kardeş kavgasının eşiğine ve darbeyi bekler hale getirdi. Üstelik, 12 Eylül cuntasının bilinçsiz politikaları, Türkiye’yi yıllarca sürecek sorunlarla karşılaştırdı. Dış politikada büyük ödünler verildi. İçerde, kanlı ve karanlık yapılar devlete çöreklendi. Aymaz ve akılsız uygulamalarla, bugünkü gerici ve bölücü yapıların türemesine ve büyümesine yol açıldı. En büyük tahribat budur. Bugün hala bu tahribatın sonuçlarıyla uğraşıyoruz.

Muhtıradan Darbeye - Türkiye’de Siyasetin Açıklamalı Kronolojisi (1971-1982), Ertuğrul Günay-Altan Tuna, Literatür Yayınları, Mart 2021

Güncelleme Tarihi: 07 Temmuz 2021, 10:07
YORUM EKLE