Hayattan aldığımız tat soframızdan geçer

Yemek, gezerken, kutlarken, özlerken, hasret giderirken, karşılarken, uğurlarken bir ritüel olarak hep eşlik eder bize. Hem sosyal hayatta hem edebiyatta yemek, sofra kültürü özel bir yer tutar. “Hayattan aldığımız tat soframızdan geçer” diyen Eylem Aslan 9 Eylül Gazetesi okurları için yazdı.

Hayattan aldığımız tat soframızdan geçer

Eylem ASLAN

Borş çorbası

Viyana usulü Şnitzel

Rus bifteği

Makarna fırında

Kaşar pane

Macar gulaş

Külbastı

Bir arkadaşıyla girdiği lokantada hemen yemek listesine sarılan Yahya Kemal, başlar listeyi okumaya… Epey bir süre okuduktan sonra arkadaşına dönüp: “Biliyor musun” der, “şimdiye kadar okumaya doyamadığım en lezzetli eser bu!”

Ünlü yazarın hangi yemek listesini okuyup da bunu söylediğini bilemiyoruz tabii… Ama yazarın yemek ile arasının ne kadar iyi olduğu malum…

Bugün sizlere, yolcunun yiyeceği, azık, üzerinde yemek yenen yer, yemek örtüsü anlamına gelen “sofra” kelimesinden bahsedeceğiz...

Sofranın kurulduğu yerde yeni bir mekân oluşur… Bir yer düşünün, ağaçlar, çiçekler… ve siz elinizde bir örtü ve bir yemek sepeti ile gelip bu yeşilliğin ortasına oturup, örtünüzü açıp sofranızı kurunca, orası artık başka bir yere dönüşmez mi?

Sofra kurulduğu her yeri, tadı, kokusu, renkleri ve sesi ile değiştirir. Tek kişilik bir sofra da kimi zaman kalabalık bir sofra kadar keyiflidir. Sofra bir çekim alanı oluşturur evin içinde, etrafında oturulur, üzerinde sohbet edilir, hakkında dedikodu yapılır, sinirlenince dağıtılan bir alandır. Örtüsü o günün anlamına ya da yemeğin içeriğine göre değişebilir, sofrayı toplamak sofrayı kurmak kadar keyifli olmasa da her öğün ile kendini yeniler, üzerine konan her tabak, her meyve ile renklenir. Davetkar ve misafirperverdir... Sofraya fazladan konan bir tabak beklenmedik misafirin işaretidir.

Edebiyatta sofra

Dünya edebiyatında bugüne dek yazılmış kitaplarda, sayılamayacak denli çok kez geçmiştir yiyecekler, lezzetler, zengin sofralar. Bazen konunun özüdür, bazen de yalnızca ufak, zenginleştirici bir detay. Yemeklere dair bir şeyler okumak, o yemeği çevreleyen insanlar ve ambiyansa dair de bir şeyler duyumsamak ve havadaki neşeyi uzaktan da olsa deneyimlemektir aynı zamanda. İnsana iyi hissettirir.

Büyük yazarların aslında iyi birer gurme, en azından ağız tadına düşkün olmaları bir tesadüf olmasa gerek. Eserleri kadar iştahına düşkünlüğüyle de tanınan Ernest Hemingway örneğin, romanlarında yalnızca kahramanlarının günlük yemeklerinden değil, dost meclislerinden, büyük sofralardan bahsetmeyi de severdi. Mesela yazar Paris Bir Şenliktir kitabında, üç ayrı yerde istiridye yemekten bahseder. Yemek yemenin yalnızca onu hazırlamak ve tüketmekten ibaret olmadığını, asıl o yemek etrafında toplanan dost ortamının ve ambiyansın önemli olduğunu anlatmaya çalışır yazar.

Lezzetli yiyecekler ve büyük sofralardan bahsedince akla ilk gelenlerden biri de Fransız edebiyatı oluyor kuşkusuz. Yemek üzerine belki de en ünlü söz de Fransız bir politikacı ama esasen bir gastronom olan Brillat-Savarin’den çıkmış: “Bana ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” Orhan Pamuk’tan Harfli İncir Reçeli tarifi ile devam edelim: Bakır tencerede pişen incir reçelinin sırrı, soğuduktan tam 2 saat 35 dakika sonra Alâeddin’in dükkânından alınmış, her birinin kapağında başka harfler olan kavanozlara konmasıdır. Kavanozlar üzerleri gazete kâğıdıyla kaplanarak açık havaya çıkarılır. Celal Salik imzalı köşe yazısının olduğu sayfa uçtuğunda reçel yenmeye hazırdır.

Adab-ı muaşeret

Dünyanın birçok yerinde, modern kültürün evrensel bir parçası olarak, yemeklerde önce çorba, sonra ana yemek ve en son olarak da tatlı servisi yapılır. Peki, bu uygulamanın kökeninin Müslüman bir musikişinasa olan Ziryâb’a ait olduğunu biliyor muydunuz? Bundan tam 12 asır önce yaşamış, ancak namı ve yön verdiği adab-ı muaşeret kurallarıyla dünya kültürünü etkilemiş bir isim. Nerede ve kaç yılında doğduğu tam olarak bilinmeyen Ziryâb'ın asıl adı, kaynaklarda Ebû'l Hasan Ali b. Nâfi olarak geçer. Ziryâb ayrıca yemeklerin konulduğu ahşap malzemelerin üzerine keten örtüler örterek, "masa örtüsü" kavramını oluşturan kişidir.

En güzeli kahvaltı sofrası

Günün en zengin, en bereketli ve en leziz öğünüdür kahvaltı. Sıklıkla ihmal ettiğimizden olsa gerek başka bir keyiftir çoğumuz için. Cemal Süreya; "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem / Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı" diyerek kahvaltı sofrasının yarattığı ruhu ne güzel de anlatmış…

Peki hangi kahvaltı sizi mutlu eder? Van kahvaltısı mı, yoksa lorlu karadut reçelli Ege kahvaltısı mı? Buram buram tereyağı kokan Karadeniz mi, yoksa katmerli bir Antep kahvaltısı mı? İyi bir kahvaltının sırrı acaba ne?

Aslında cevap oldukça net: İyi malzeme. Taze ve iyi bir ekmek, kaliteli peynir, mis gibi tereyağında iki göz yumurta, üzerine sızma zeytinyağı gezdirilmiş tarla domatesi, âlâ bir kahvaltı değil mi sizce de? Kaymak ve yanına yayla balı ile tavada şöyle bir ters yüz edilmiş kasap sucuğuna da kimsenin ses çıkaracağını sanmıyorum…

Hatırladığımız ilk sofra

“Çocukluğumun ilk ilkbahar sofrası, yanılmıyorsam, Çamlıca'da kurulmuştu. Oldukça alaturka bir piknik sofrasıydı. Katı yumurta, domates-salatalık, beyazpeynir, kaşar, termosta su, termosta çay. Sofranın alaturka yiyeceklerini ise, komşumuz Fahriye Hanım hazırlamıştı: Suböreği, kuru köfte, vezirparmağı. Çamlıca hazırlığı bir gece öncesinden başlamıştı.”

Selim İleri, "Rüyamdaki Sofralar" kitabında (Doğan Kitap) çocukluğunun ilk pikniğini böyle anlatıyor. Gel de kendi çocukluğunun pikniklerine dönme şimdi!

Sezai Karakoç, “Samanyolunda Ziyafet”te Ramazan sofrasından şöyle bahseder; “Sonra güneş batar ve bir top patlar. Evin bütün görünüşü ve havası değişmiştir. Aile, ebedî bir tablo gibi sofranın başındadır. Sofrada dünya nimetleri, her günkü nimetler değildir sanki. Sanki, onlara ebedîlik mayası karışmıştır. Sofra, sanki bir 'maide sofrası'dır. Gökten inmiş bir sofra...”

Paulo Coelho ise; “Bulaşık yıkarken duâ et. Yıkanacak tabaklar olduğuna şükret; Çünkü bu, yiyecek bir şeyler olduğunu, birilerini doyurduğunu, Birileriyle ilgilendiğini, yemek yapıp sofra kurduğunu gösterir. O anda yıkayacak tek bir tabağı olmayan, Sofra kuracağı hiç kimsesi olmayan milyonlarca insanı düşün” diye seslenir.

Gezerken, kutlarken, özlerken, hasret giderirken, karşılarken, uğurlarken, bir ritüel olarak yemek, hep eşlik eder bize... Ya keşfettiğimiz kıyıda, köşede kalmış bir lezzet durağını anlatır, yerini tarif ederiz ya da yemek tarifi veririz. Aslında hayattan aldığımız tat, soframızdan geçer bizim...

Sofranız kalabalık, ağzınızın tadı daim olsun…

Eylem Aslan Kimdir?

Türkiye’de özel radyoların yayın hayatına geçmesi ile birlikte birçok radyoda muhabirlik, sunuculuk ve prodüksiyon yapımcılığı yaptı. Dokuz Eylül Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Aşçılık bölümlerini bitirdi. 2000 yılında Radyo Ege’de ilk olarak “Sevgili Donkişot” adlı gece yayını ile radyo yayıncılığına başladı. 2005 yılında Ege TV’de “Hafta Sonu” adlı televizyon programının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. 2019 yılında CTT Program Müdürlüğü ve “Zirvedekiler” adlı TV programının sunuculuğunu yaptı. TRT Radyo-1'de “Tadım Tadım Dünya Programı”nın yapımcılığına devam etmekte.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER