Ali Ağa'nın çiftliğinden günümüze ALİAĞA

İlçeye adını veren Ali Ağa’nın kimliği henüz tespit edilememiş fakat bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Aliağa’nın isminin Ali Ağa Çiftliği olarak bilinen çiftliğin sahibinden geldiği düşünülüyor. Aliağa, iki yüz yıl gibi bir süreç içerisinde, bir çiftlikten kocaman bir kente dönüştü

Ali Ağa'nın çiftliğinden günümüze  ALİAĞA

Prof. Dr. Mehmet Akif ERDOĞRU

Aliağa, İzmir’in ilçelerinden biridir. Aliağa’nın tarihiyle ilgili belge ve bilgiler, on sekizinci yüzyıl ortalarına kadar geriye gider. Daha önceki dönemleriyle ilgili arşivlerimizde burayla ilgili belge ve bilgi bulunmamaktadır.  Bu haliyle, Bergama, Tire, Çeşme, Urla, Selçuk gibi ilçelere göre, Aliağa’nın tarihi daha yenidir. İlçeye adını veren Ali Ağa’nın kimliği henüz tespit edilememiştir. Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Aliağa’nın ilk isminin Ali Ağa Çiftliği olduğu tespit edilmektedir. Aliağa, iki yüz yıl gibi bir süreç içerisinde, bir çiftlikten kocaman bir kente dönüşecektir. İsmi daha sonra Ali Ağa Çiftliği köyüne değişmiştir. Sonra Ali Ağa nahiyesi, sonra bucağı ve nihayet Ali Ağa ilçesine değişmiştir. Osmanlı arşiv belgelerinde Menemen kazasına bağlı olduğu belirtilir. Dolayısıyla idari ve tarihi bakımdan İzmir’e değil, Manisa’ya bağlıdır. İzmir ile Menemen’in karayoluyla bağlantısının sağlanması, yirminci yüzyılın bir başarısıdır. Daha önceki dönemlerde Ali Ağa Çiftliği'ne ulaşmak isteyenler, ya sahilden deniz yoluyla gemilerle ya da karadan Manisa-Menemen karayoluyla ulaşmak zorunda kalmışlardır. Demek ki Aliağa’nın İzmir’e bağlanması yeni teknolojinin bir eseridir. 1845 tarihli bir Osmanlı arşiv belgesinde Ali Ağa Çiftliği köyünün, Manisa’nın Güzelhisar kazasına bağlı olduğu belirtilmiştir.

MENEMEN GÜZELHİSARI

Burası, Aydın Güzelhisarı’ndan farklı bir yer olduğu için, belgelerde zaman zaman Menemen Güzelhisarı veya Saruhan Güzelhisarı olarak da geçer. 1912-13 yıllarında Aliağa köyünün asıl isminin ne olduğu merak edilmiştir. Bu konuda bir araştırma yapılmıştır. Bir Osmanlı arşiv belgesinde, bu konuda şunlar yazılıdır: “Menemen kazasına mülhak Ali Ağa Çiftliği'nin ism-i kadimi (eski ismi) Kilise Pınar karyesi (köyü) olduğu halde, vaktiyle Ali Ağa namında birinin orada külliyetli arazi iştira (satın alarak) ve kisb-i iştihar (bu isimle ünlenmiş) etmesine binaen ismi bu suretle tahvil edilmiş olup eyyam-ı ahirede Baltacı ailesi (Baltazzi ailesi) bu karye arazisinin kamilen kendilerine aidiyetini iddia…” (Başbakanlık Osmanlı arşivi, DH. MUİ. 68/20). Bu belgeye göre, Ali Ağa Çiftliği'nin eski ismi, Kilise Pınar köyüdür. Ali Ağa adında bir Müslüman erkek, bir tarihlerde (zaman yazılmamış) burada çok miktarda arazi satın almış ve bundan sonra buranın ismi Ali Ağa Çiftliği olarak anılmaya başlamıştır. Daha sonra da bu arazinin tamamını Levanten ailesi olan Baltazzi (Baltacı) ailesi satın almıştır. Bu bilgileri incelersek; Osmanlı vesikalarında Kilise Pınar köyü geçmez. Dolayısıyla bu bilginin uydurma olduğu, teyit edilemediği anlaşılıyor. Eğer burada on beş ve on altıncı yüzyıllarda bu isimde bir köy mevcut olsaydı, ismi mutlaka resmi kayıtlarda geçecekti. Hele bu kadar bereketli bir toprağın Osmanlı kâtipleri tarafından kayda geçirilmemesi mümkün değildir. Ali Ağa’nın kimliği de açık olarak belirtilmemiştir. Bununla beraber, bir belgeden, Ali Ağa’nın 1735’li yıllarda yaşadığı anlaşılmaktadır. Zira Menemen Güzelhisarı’nda Ali Ağa adına bir cami inşa edilmiştir. Bu camiyi Ali Ağa yaptırmıştır. Devrin sadrazamlarından Hacı Ahmet Paşa da bu cami için bir vakıf kurmuştur. Kısacası bu cami personelinin masrafları Ahmet Paşa tarafından karşılanmıştır. Zira Ahmet Paşa'nın o yıllarda Foça ve Menemen tuzlalarını tasarruf ettiğini ve yine Manisa’nın Kalayık köyünde kendi adına bir cami yaptırmış olduğunu da belirtelim. Yine Draç’ın (Dalmaçya sahilinde) Kavaya kasabasında da adına bir cami bulunur. Ali Ağa, işte bu veziriazamın ağalarından biri olduğu anlaşılıyor. Nitekim 1757-1758 tarihli bir belgede Ali Ağa ismi geçer. 1768-1769 tarihli başka bir belgede de Bağdat valisinin emrinde olan bir Ali Ağa’dan söz edilir. Ali Ağa’nın Osmanlı devletinin İran ile Bağdat civarında yaptığı harplerde yararlık gösterdiği ve neticede Menemen civarında büyük araziler satın aldığı sonucuna ulaşılıyor. Dolayısıyla Ali Ağa denilen bu zat, on sekizinci yüzyıl Osmanlı askerlerinden ve toprak ağalarından biridir. Ne zaman vefat ettiğine dair elimizde bilgi bulunmamaktadır.

Ali Ağa’nın, çalıştırmak üzere gayrimüslimleri çiftliğinde iskân ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim 1910 tarihli bir belgede, Ali Ağa Çiftliği'nde evvelden Hristiyanların iskân edildiğinden söz edilir. 1845 tarihli bir belgeden burada Hristiyan olarak belirtilen halkın, Ortodoks Rumlar oldukları görülür. Tanzimat’ın ilanından sonra, Ali Ağa Çiftliği'nde sakin olan Rumların nüfus sayımı yapılmıştır. Bu nüfus defteri zamanımıza kadar gelmiştir. Bu nüfus sayımına göre, Ali Ağa Çiftliği'nin nüfusunun çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluşturur. Tek tük Bulgar nüfusa da rastlanır. Rumlar tarım işçisi olarak çalışırken, Bulgarlar müstecir olarak çalışmışlardır. İlginç nokta, burada Ermenilere rastlanmamasıdır. Hâlbuki II. Mahmut devrinden beri, İran, Orta ve Doğu Anadolu’dan Ermeniler Batı Anadolu’ya göç etmeye ve buralarda yerleşmeye başlamışlardı. Ermeniler, posta, tercümanlık ve ticaret ile meşgul olduklarından dolayı, Ali Ağa Çiftliği'nde kendilerine iş bulamadıkları anlaşılmaktadır. 1897 tarihli bir Osmanlı nüfus sayımına göre, Ali Ağa Çiftliği'nin nüfusu 180 hane olup (900 nüfus), tamamı Rum’dur. Rumlar burada bir kilise yapma hakkını elde etmişlerdir. Nitekim 1898 tarihli bir belgede, Ali Ağa Çiftliği'ndeki Rum Kilisesi'nin harap halde olduğu ve restore edilmesi gerektiğinden söz edilir. II. Abdülhamit, bu kilisenin tecdit edilmesine onay vermiştir. 1919 tarihli Osmanlı arşiv belgeleri, bu çiftliğin Baltazzi  (Baltacı) ailesinin tasarrufunda girdiğini göstermektedir. Bu ailenin bu çiftliği nasıl ve ne zaman ele geçirdiği tartışma konusudur. Zira hem çiftlikte meskûn Rumlar hem de çevresindeki Yörükler ile Baltazzi ailesinin epey sorun yaşadığı belgelenebilmektedir. Hatta bir keresinde burada sıkıyönetim ilan edilmiştir. 1884 yılına ait bir belgede çiftliğin, iskele gümrüğüne sahip olduğu ve Manisa sancağına (Saruhan) bağlı olduğu belirtilir. Aliağa, İslam eserleri ve vakıflar bakımından son derecede fakir bir yer olarak karşımıza çıkar.

TURİZM VE PETROL

1898 yılında nahiye merkezi yapılmıştır. Çevresindeki köyler Ali Ağa Nahiyesine bağlanmıştır. Aliağa'nın Yunan propagandasına maruz kaldığı belgelenebilmektedir. Nitekim Yunan kuvvetleri ve bazen de Yunan çeteleri, bu çiftlikte silah depolamışlardır. Aliağa Rumları da mübadeleye tabi tutulmuştur. 1925’te Selanik Kılkış Mübadilleri burada iskân edilmiştir. Böylelikle nüfus yapısı değişmiştir. 1924’te yirmi dört saat aralıksız yağmur yağdığı için hem Eski ve Yeni Foça hem de Aliağa’da bazı evler yıkılmıştır.

1930 tarihli bir belgeye göre, Karaköy, Uzunhasanlar, Karakuzuğ, Kalabak ve Atçukuru köyleri Menemen’den alınarak, Aliağa nahiyesine bağlanmıştır. 16.5.1951’de de merkezi Aliağa köyü olan Aliağa Bucağı'nda devrin cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da onayıyla, belediye teşkilatı kurulmuştur. 1951 yılında bile halâ köy olarak belirtilen Aliağa, turizm ve petrol sektörünün (rafinerinin kurulması ve işçilerin gelmeye başlaması) gelişmesiyle birlikte gelişmeye başlayacaktır. Daha önceki dönemlerde temel geçim kaynağının tarım olduğu anlaşılır.

'Bergama’nın iskelesi' DİKİLİ

Dikili, temelde İslam köyü olmasına rağmen, Batı Anadolu’daki pek çok köy ve şehir gibi zamanla kozmopolit hale gelmiştir. Dikili’nin asli nüfusunu Rumlar oluşturmuştur. Rakı ve şarap imali, tahin ve zeytinyağı üretimiyle meşgul olan Rumlar, Dikili’nin ticaretinde önemli bir yere sahip olmuşlardır

Dikili ismini, Dikili isimli bir İslam köyünden (sonradan Türk) alır. Bu köy on altıncı yüzyılda mevcuttur. Dikili, temelde İslam köyü olmasına rağmen, Batı Anadolu’daki pek çok köy ve şehir gibi zamanla kozmopolit hale gelmiştir. 1898 tarihli bir Osmanlı belgesinde ‘Dikili ve Ayvacık’ın (şimdi Ayvalık) etraf ve civarında sakin ahalinin kısm-ı azamının İslam’ olduğu belirtilerek ‘Yunan eşkıyasının buralara tecavüzata cüretyab olamayacağından’ söz edilir. Demek ki Dikili ve Ayvalık’ın kırsal kesimleri on dokuzuncu yüzyıl sonlarında halâ İslamlardan (Türk) müteşekkildi. 1894 tarihli başka bir belgede Dikili kasabasında Rum milletinin (Ortodoks Rumlar) oturduğundan söz edilir. Rumeli Muhacirleri Dikili’nin iki mahallesinde iskân edilmişlerdir. Bunlardan birinin ismi Sultaniye, diğerinin ismi de Hamidiye’dir. Dikili’nin toplam nüfusunun 450 hane (1200 nüfus) olduğu belirtilir. Gerçekten de Dikili’nin asli nüfusunu Rumlar oluşturmuştur. Rakı ve şarap imali, tahin ve zeytinyağı üretimiyle meşgul olan Rumlar, Dikili’nin ticaretinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. 1889 tarihli bir belgeye göre Salı günleri burada hafta pazarı kurulur. Yunan vatandaşları, Bulgar tacirler, Avusturyalı aileler (Leoni ailesi), Fransızlar (Madam Lövar’ın Çiftliği), Midilli Müslümanları, Ermeniler, Yörükler ve Rumeli Muhacirleri (Meşrutiyet mahallesinde) ve hatta bir iki Macar aile, Dikili’nin nüfusunu oluşturan unsurlar arasındadır. Az sayıdaki Ermeni, posta ve telgraf idaresinde memur olarak istihdam edilmişlerdir. Hatta 1892’de Halaçyan isimli bir Ermeni, hem Dikili hem de Edremit merkezde Avrupa dillerinde yazışma hakkını elde etmiştir. 1901’de Dikili Rum Kız Mektebi restore edilmiştir. 1880 tarihli bir belgede ‘Dikili’nin Bergama’nın iskelesi olduğu' nüfusun ‘kâmilen Hristiyan ve Yunanlı olduğu’, 250 taş mağaza, evler, büyük bir kilisenin bulunduğundan, günden güne büyüdüğünden söz edilir. Gelibolu köylüleri buraya ortakçılığa gelirler. İskele ile Dikili kasabasının yolu şosedir. Dolayısıyla nahiye merkezi yapılması önerilmiştir.

Dikil, Foça ve Çeşme gibi, Yunan propagandasının temel merkezlerinden biri olmuştur. Yunan vatandaşlarının da bulunduğu Dikili'de Yunan Milli Bankası Rumlara borç para dağıtıyor, Ancanos köyünde Yunan vatandaşları ikamet ediyordu. 1862 yılında, Dikili’nin Ayazment kazasına bağlı olduğunu, Çepni aşiretinin Dikili Hristiyanlarını rahatsız ettiğinden söz edilir. Aya Dimitri Kilisesi, Dikili’nin Rum kilisesidir. 1915’te Rumlar ile Dikili İslamları arasındaki mücadele hat safhasına ulaşmıştır. Seferlik devrinde (1915) Çeşme ve Dikili Rumları Yunanistan’a göç etmeye başlamışlardır. Bu göçler 1921 yılına kadar peyderpey devam etmiştir. Demek ki mübadeleden önce, pek çok Rum, Osmanlılar devrinde, Batı Anadolu’nun sahil kentlerinden, kendi istekleriyle, Yunanistan’a göç etmiştir. Lozan Mübadelesi kalan Rumları kapsamıştır. Dikili, Yunan işgaline uğradığında, yerli Müslümanların aşağılandığı belgelenebiliyor.

RÜSUMAT İDARESİ

Bir liman kenti olarak Dikili'nin gelişmesinde limanı, mektepler, telgrafhanesi (açılışı 1881), fener (1886), hafta pazarı, mağazalar, fabrikalar etkili olmuş görünüyor. 1894’te Soma, Bergama, Dikili tren hattıyla, Dikili, Edirne’ye bağlanmak istenmiştir. Hat proje bazında kalmış, Çanakkale Boğazı geçilememiştir. 1908’de, İzmir doğumlu ve İzmir’de ikamet eden bir Macar, Oride Curtoriem, Ayvalık ve Dikili’de bir ticaret limanı inşa etmek istemiştir. Dikili Rüsumat İdaresi, Liman Dairesi (arsası Dikilili bir Rum tarafından hibe edilmiştir), Cami ve Kiliseler, Dikili’nin resmi binaları arasındadır. 1894’te Rumeli Muhacirleri, Dikili’de bir medrese inşa etmişlerdir. Hemen arkasında yer alan yaylalar ise Dikili’nin ekonomisine katkı yapan yerlerdir. Gelebeyli Yaylası ve Makaron Çiftliği bunlar arasındadır. Dikili Redif Taburu'nun bölgede güvenliği sağlamaya çalıştığını da söyleyelim. 16 Temmuz 1917’de bir İngiliz kruvazörü Dikili ve Sarımsaklı’yı bombalamıştır. Karasi Mutasarrıfı Nazım Bey, bu konuda İstanbul’u şöyle bilgilendirmiştir: ‘Sarımsak’a tesirsiz olarak otuz kadar mermi endaht eden düşman sefinesi Yunda Adası'nın (şimdiki Cunda Adası) arkasını dolaşarak Çanakkale istikametine doğru gittiği ve hiçbir zayiat olmadığı Ayvalık kaymakamlığından bildirilmiştir. 16.5.1333’. Bu belgeden de anlaşıldığı gibi, hem Dikili hem de Ayvalık, denizden gelen düşman saldırılarına hep açık kalmıştır. Dikili ile Midilli arasında kontrolsüz bir gidiş-geliş her zaman mevcut olmuştur. 1915’te Dikili civarında kıtlık ortaya çıkmıştır. Dikili muhtarı Mustafa ile Ömerköy ve Erikli muhtarlarının, devletten, tarlalara ekmek üzere tohumluk buğday talep ettikleri belgelenebilmektedir. Son olarak, Bergama’dan çıkarılan antik eserlerin Dikili iskelesinden İstanbul’a taşındığını da belirtelim.

Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2021, 10:29
YORUM EKLE