AACHEN altın üçgenin kenarında

Aachen veya Aachen Bad, Aachen banyoları diye çevrilen, Almanya’nın Aachen şehri. Almanya, Hollanda ve Belçika sınırında. Hatta Lüksemburg’a da aynı uzaklıkta. Almanya’nın en batısında yer alan ve nüfusu 245 bin civarında, bizlere göre minicik ve sevimli bir şehir.

AACHEN altın üçgenin kenarında

Hazırlayan / Neşe BAYRAÇ

Almanya’nın Kuzey Ren Westfalia veya uluslararası adıyla Nord Rhen Westfalen eyaletine bağlı. Aynı eyalette Köln ve Duesseldorf gibi büyük şehirler de bulunuyor.

Dünya sıralamasında ilk sıralarda yer alan RWTH ve yine ülke sıralamasında ilk sıralardaki Fh Aachen üniversiteleri sayesinde oldukça genç bir nüfusa sahip. Aachen şehri aynı zamanda şifalı kaplıca suları ile ortaçağdan beri sayfiye yeri olarak kullanıldığı için gençleri kadar yaşlısı da çok. Burası emekli hayatı geçirmek için oldukça tercih edilen bir yer.

Şehir yürünerek gezilebilecek kadar küçük. Tarihi dokuyu hissedebilmek için önce Katedrale gidiyoruz. Tarihte kaybolmaya hazır mısınız?

Yılın festival zamanı. Christmas ve Yılbaşı öncesi yavaş yavaş pazar hazırlıkları başlamış.

Şehrin bu eski merkezinde her şey aslı gibi korunmuş. Kendinizi ortaçağ döneminde hissediyorsunuz. Burası tarihi açıdan çok önemli bir merkez. Aachen, Şarlman tarafından kurulan ilk Avrupa imparatorluğunun başkenti olmuş. Bildiğimiz adıyla Roma İmparatorluğu.

Katedral o dönemde Şarlman Aziz Mary Katedrali olarak biliniyormuş. Batı Avrupa’daki en büyük Katedral unvanına sahip olan bu görkemli yapı kralların taç giyme törenine ev sahipliği yapmış. 1531’e kadar 30 kral taç giymiş.

Yeri gelmişken Sarlman’dan söz etmek gerekir. Tarihte Büyük Charles olarak bilinen, Kutsal Roma İmparatorluğu'nu 800 yılında kuran kişi. O sırada bölgede yasayan Frank, Germen, Slav vs. gibi Avrupa’nın batısındaki Hristiyan halklarını ilk kez birleştiren kişi. Aachen’da bu imparatorluğun başkenti, Katedral de görkemi ile bu imparatorluğun yüzü.

Günümüzde Dünya Kültür Mirası listesinde yer almakta.

Tarihi sokakları gezmeye başlıyorum. Her yer birbirinden güzel tarihi bina.

Güzel müzik sesi geliyor. Kafamı çevirdiğimde bir sokak müzisyeni. Avrupa’nın birbirinden yetenekli sokak müzisyenlerinden biri bugüne değin hiç görmediğim gitar ve mandolin arası ilginç bir müzik aleti ile, yaptığı müziği dinlemek müthiş. Havanın soğuğuna inat sıcacık bir müzik ile ruhumu ısıtıyor.

Ruhumda bu özgün müziğin sıcaklığıyla yoluma devam ederken, yolda diğer bir sıcaklık beni selamlıyor, ateşte kestane. Bayılırım. Hemen alıyorum. Tabiki kestaneci ile sohbet ederek. Seyahatlerde her sohbet çok öğretici olur. Kestanecimiz de bir gezgin ve entelektüel çıktı. Türkiye’yi, memleketimiz İzmir’i eski adı Smyrna'yı bile biliyor, Troya'yı, Efes Antik Kenti'ni, İstanbul’u gezmiş. Türkler için de “nice people” demesi hoşuma gitti.

Yoluma devam ediyorum.

Yavaş yavaş dükkânlar yılbaşı hazırlığına başlamış. İnsanın içini ısıtan, hayata daha sıcak ve motive bakmamızı sağlayacak görüntülere hayran kalıyorum.

'Bakery'ler tüm karbonhidrat diyetimi unutturuyor.

Ginger Bread’in anavatanı burasıymış. Bilmiyordum.

Coven Müzesi'ni görüp hemen içeri dalıyorum. Bu çok şirin, minik müzedeki görevliler çok sevimliler. Sanki evlerine gitmişim gibi sohbet ederek karşılıyorlar. Türk olduğumu öğrenince, Türk bir ailenin yıllarca çocuklarına baktığını ve bu nedenle Türkleri yakından tanıma fırsatı yakaladıklarını ve Türkleri çok sevdiklerini söylemesi beni benden alıyor. Çünkü, maalesef Almanya’da bu biraz zor duyulacak sözler.

Müze, etnolojik bir müze. Ortaçağdan günümüze ev eşyaları ve oyuncaklar var. Hem ortaçağa hem de 1950lere bakarken tv, müzik seti gibi teknolojik araçların ilk hallerini görmek çok hoş. Son 50 yılda teknoloji nasıl ilerlemiş böyle diye düşündüm. 70’lerdekileri ben de hatırlıyorum. Anılarım canlandı. Büyük bir heyecanla EGA (Eğitimde Gönüllü Aileler) topluluğunun bir üyesi olarak Türkiye’de dağ başındaki öğrencilerime bol bol resim ve video çekip gönderiyorum. Videolarımın “çocuklar” diye başlamasının nedeni de bu. Onlar hayatında müze, sokak sanatçısı, kilise, metro görmemiş çocuklar. Dağ köyünün birindeler, kasabaya gitmek bile özel bir şey onlar için. Gördüğüm, onlara ilginç gelecek her şeyi anında gönderiyorum. Anında onlar da sınıflarında izleyip gezime eşlik ediyorlar. Yaşasın whatsapp kardeşliği.

Yürürken birbirinden ilginç ürünlü dükkânlar. İşte bir içki dükkânı. Her şeyin içkisini yapmışlar. Çok estetik sunuşları var.

Sokak heykelleri.

Devasa kitapçılar ve içerisinde kitap, kırtasiye, hediyelik ve hobi olarak aradığınız her şey. 3 – 4 katlı. Yılbaşı heyecanı burayı da sarmış.

Yorulunca en çok yapmayı sevdiğim şey, oturup bir kafede dinlenmek ve kahvenin yanında küçük tatlı atıştırmalıklar. Yılbaşı atıştırmalıkları hem de Aachen stili. Bayıldım. Damak tadıma uygun. Hafif likörlü, siyah çikolata ve marzipanli. Benden mutlusu yok.

Bu arada belirtmeliyim ki Aachen’a, hatta Almanya’ya gittiğinizde internet almanıza hiç gerek yok. Merkezi sokaklar, uzun yol otobüsleri ve trenler dahil her yerde internet ücretsiz. Bana sokakta da olması ilginç geldi. Zaten havaalanları ve kafelere alışığız.

Yavaş yavaş akşam oluyor. Uğramak istediğim son bir yer daha kaldı. Aachen’a ismini veren Bad’lar, yani termal sular. Burası da şehrin merkezinde ve sade fakat görkemli bir mimari içerisinde sağlı sollu iki çeşme olarak akıyor.

İçilmez diye yazmışlar. Zaten, içerdiği kükürdün bozulmuş yumurta gibi kokusu nedeniyle, içilecek gibi değil. Bir dahaki ziyaretimde termal tesisleri de görmeliyim, hatta bir gün vakit geçirmeliyim, diye düşünüyorum.

Gittiğim şehirlerdeki her seviyeden okulu ve üniversiteyi gezmeyi severim. Buradaki RWTH Üniversitesi'ni daha önce gezdiğim ve bu sefer vaktim olmadığı için gezemedim ama sizlere tavsiye ederim.

Aachen, hayallerimizin sakin, kültür dolu, entelektüel, şirin bir Avrupa şehri olacak. Görmeye değer.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER