Temel çelişki

Abone Ol
Aynı dili konuşmamız, aynı şeylerden söz ettiğimiz anlamına gelmez. Dil, kullanana göre içerik ve anlam değiştirir. Temel çelişkiler unutularak, aynı dili konuşmayı "anlaşmanın" yeter koşulu saymak, tek kelimeyle saflıktır. Siz anlaşıyoruz, ne güzel konuşuyoruz, bak aynı şeylerden söz ediyoruz demeye başladığınızda, temel çelişkiyi unutmaya, karşınızdakinin dümen suyuna girmeye başlarsınız. Gerçeği görmeye başladığınızda ilk göreceğiniz, atı alanın Üsküdar kıyısından size el sallaması olur. Kendinizi kullanılmış kirletilmiş aldatılmış sanma duygusu, bir girdap gibi sizi dibe çekmeye başlar. Yetmez ama evetçilerin, tatlı su demokratlarının, zaman ve zemin okuma cahillerinin tragedyası budur.

Bu durumdan kurtulmak için, karşıtın taktiklerine, söylemlerine, tavırlarına özenmek, benzeri yol ve yöntemleri denemeye kalkmak, sıklıkla görülen bir başka yanılgıdır. Örneğin, onlar üç veriyorsa, ben beş vereceğim vaatlerinin, ne kadar beyhude olduğu yeterince kanıtlanmıştır. Yıllardır kelamınızı, tavırlarınızı, teklif ve temennilerinizi bu gerçeğe uygun dillendirmelisiniz dememizin gerekçesi budur. Başa dönelim, siz dilinizi onların içerikleriyle doldurursanız, onlara aynı mantıkla yanıt yetiştirmeye çalışırsanız, dünya görüşünüzü dilinize ve tavırlarınıza tahvil edemezseniz, hele bir de onlara öykünen saçma sapan "show"lardan medet umarsanız, üzgünüm yalnızca ve yalnızca karşıtlarınızın değirmenine su taşımış olursunuz. Bunu daha kaç kere yaşayıp öğrenmek gerekiyor?

Dil, bilgi, görgü, duruş ve tavır olmaksızın kullanıldığında, yalnızca "ilişki" aracıdır. Onun "iletişim" ve hayatı üretme aracına dönmesi, bunlardan vazgeçilerek mümkün değildir. Kuşkusuz ne kadar anlaşılmaz olursanız, o kadar değerli olamazsınız. Kimse size "Harput’ta Bir Amerikalı" gibi dolaşın demiyor. Basitliği kullanmak bile beceri ister: bakınız ülkeye biçilmeye çalışılan donlar. Basitliğe öykünmek yerine, neden kimlik ve kişiliğinden emin olduğunuz değerlerinizin, yani dünya görüşünüzün size sağladığı güvenle, "yalın" olmayı seçmiyorsunuz?

Dil "bilmek" ve bildiğini paylaşmak üzerine kurulur. Temel çelişkinin çığlığı işte burada kopmaktadır. Biz bilgiyi, hayatın daha yaşanır olması için, sürekli bir eylem olarak görürüz. Onlarsa hayatı, değişmesi ve hatta tartışılması bile mümkün olmayan öğretilmiş ve donmuş bilgilerine göre biçimlemeye-kesinleştirmeye çalışır. Şimdi aynı şeylerden söz ediyoruz, anlaşmamız mümkündür demenin alemi var mı?

Hiç mi düşünülmez, bunlar niye bilime, sanata, felsefeye ve bunlar sayesinde elde edilmiş haklara düşmandır? Sorgulama, irdeleme, sonuçlarının yaşamsallık kazanması için zorunlu olan "fikir ve ifade özgürlüğü", bu tipler için neden öfkelenme ve insanlıktan çıkma vesilesidir? Yanıt hayli yalındır, donmuş ve tartışılmaz olarak kabullenilmiş bilgi coğrafyalarında, bu kavramların "kötü, şeytani, şirk, vb." dışında bir karşılığı yoktur da ondan. Bunu bilmemenin, inatla talep etmenin, bir anlaşma zemini arama beyhudeliğinin gerekçesi, ya haklarında hiçbir fikre sahip olmamak, ya da bilerek ya da bilmeyerek, onların safında yer tutup, su taşımaktır. "Hiçbir şey öğrenmemek ama öğretilmiş olan her şeyi asla unutmamak" üstüne kurulmuş ve amacına ulaşmak için her yolu mubah gören bir dünya görüşünden söz ediyoruz. Onları bugünlere getiren, yalnızca bu dünya görüşünden milim ödün vermemek midir? Evet. Ama bu yolculuktaki payımızı da unutamayız. Bu payın altında, muhatap olunana dair vahim bir cehalet, tarifsiz bir aymazlık vardır. Bunları düşünmeden ve gereğine uygun davranmadan, mücadele etmek ve en azından fabrika ayarlarına dönmek mümkün değildir. Çok mu karışık oldu? O zaman daha net söyleyelim:

Yazar bu yazısında, ülkesi için çağrı yapmaktadır: “Başkası olma, kendin ol!”