Yerel ahvalimizi sorarsanız, siyasetinden sporuna, sanatından ekonomisine, basınından sendikasına, eğitiminden tarımına aklınıza gelecek her yerinde ve her alanında İzmir’i belirleyen/yönlendiren/kanaat biçen ana kadro, ben diyeyim 300, siz deyin 500, gölgelerini de unutma derseniz 750, hatırınız kalmasın 1000 kişiden oluşuyor. Bu sayıya çalışanları ile protokol efradını, yancıları ile sabah soldan, akşam sağdan dönen menfaatkar rüzgârgüllerini katmıyorum. 10 Şubat 2026 sayılarına göre 4 milyon 504 bin 185 kişilik İzmir’de, kentimizin rötuşsuz manzarasını, kentlilik hallerimizi, katılım ve paylaşım kalibremizi, bilhassa yerel demokrasimizin makyajsız halini, biraz da bu sayılar ışığında konuşmak, sormak, sorgulamak zorundayız. Çünkü iyisiyle kötüsüyle, güzelliğiyle çirkinliğiyle, her şeyimizin birinci derece sorumlusu onlardır.
****
Kentlerimizin her birinin nüfusu ötekinden farklıdır o yüzden büyük bir genelleme yapacak, kentimizin nadide Hint kumaşı ortalama sayısını (1000) memlekete dair kerteriz alacağız. Demek ki 81 ilimizdeki 81 bin, başkentteki her sektörden ve de mevkiden zevatımızı da (4 bin de onlar olsun) ekleyecek olursak yuvarlak hesap 85 bin “superman/boy/girl/woman” suyu yüzü hürmetine, 87 milyon 823 bin 382 kişi olarak Türkiye’mizde yaşıyoruz. Sıkışsalar ancak Atatürk Stadyumu’nu doldurabilecek bu 85 bin kişiden her birine, acaba yurttaş olarak kaçımız düşüyoruz? Sektör ve mevki açısından, bu zevatın kaçı nerede rütbe mevki sahibidir, neden ve nasıl? Bu zevatın “hak edişlerini” ayni olarak nasıl, nakdi olarak nereden ve hangi miktarlarda ödüyoruz? Buraya kadar matematikten hiç anlamayan biri olarak, kimbilir kaç yerde sayısal hata yaptım. Ama pek de önemli değildir, nasılsa banka hesaplarına, nereye nasıl seçildiklerine, kaç yıldır oralarda durduklarına dair bir istatistik, bizi nicelik ya da sayısal sonuçlara kolaylıkla ulaştıracaktır. Varsa, TÜİK’in kayıtlarına bakılsa iyi olur.
****
Gelişleri-kalışları-gidişleri arasındaki “mal varlığı” meselesine girersek çarşı mı karışır? Ki kelamın burasında, derdimizin nicelik değil, nitelik olduğunu da bilhassa belirtelim. İyilerini, bulundukları yeri hak edenleri tenzih ettiğimizi söylemeye ise elbette gerek yok. Biz hala onlar sayesinde başımızı suyun üstünde tutuyoruz. Devam edelim.
Nasıl kentlerimizi o 1000 kişiden soruyorsak, ülkemizi de 85 bin kişiden sormak zorundayız. Sonra iş partilerine, kurumlarına, örgütlerine gelecek, böylece fotoğrafımız hepten netleşecektir. Ben kişilerden kurumlara falan gitmeyi öneriyorum. Siz tersini yeğleyebilirsiniz. Tümdengelim ya da tümevarım, hangisini tercih edersiniz? Yoksa yumurta tavuk meselesi deyip, lafı hiç mi uzatmazsınız? Bence uzatmakta hayli yarar var.
Yarar var çünkü her yerdeler. Piyanonun tüm tuşlarına hep birlikte ve yalnızca onlar basıyor. Kürsülerde, ekranlarda, manşetlerde oldukları yetmiyormuş gibi, sokağımızdan yatağımıza, vapurumuzdan otobüsümüze, işliğimizden tarlamıza her yerde ve hayatımızın ta içindeler. Onlar yüzünden kendimize, eşimize, dostumuza çoluğumuza çocuğumuza zerre kadar zaman ayıramıyoruz. Kendilerine ait Olimpos’larda, senin benim giremeyeceğimiz şaşaalı salonlarda, tanımı mümkünsüz coğrafyaların, bizim yaşamamız olanaksız iklimini soluyorlar. Beşyüz spot elli kamera bin mikrofon eşliğinde, eşikte koruma kapıda zırhlı araba, cepte cem’an 500 bin maaş desteğiyle, asla bize ait olmayan bir dünyada barışıyorlar, küsüyorlar. Dün kanlı bıçaklı bugün Hacıyatmaz kılıklı oluveriyorlar, birbirlerini üç dakika önce musallaya yatırıp, üç dakika sonra valsa kaldırıyorlar. Bir saat önce saydırdıklarını yarım saat sonra bize dostum diye tanıtıyorlar… Birbirlerine ettikleri lafları, sen biz birbirimize karşı etsek maazallah en azından 20 yıl küs dururuz, bunlar 20 dakika sonra “Elhamdülillah” deyip, can ciğer kuzu sarması oluveriyorlar. Nihayet bütün bu tuhaflıklara “Yüksek siyaset” deyip, işin içinden çıkıveriyorlar.
Bilmem mevzu ilginizi çekti mi? Bence çekmeli ve bu ezberi el birliğiyle bozmalıyız. Devamını önümüzdeki yazıda konuşalım. Kendi payıma ben pek sıkıldım.