Lena, 5 yaşında. Pandemiden dolayı anaokuluna gidemiyor. Uyanır uyanmaz o gün neler oynayacağını ve neler izleyeceğini planlıyor. En büyük sorunu yaşıtı bir oyun arkadaşının olmayışı. Bu nedenle çevresinde kim varsa onu oyununa ortak ediyor. Çok oyuncağı var ve aynı zamanda her şey onun için bir oyun aracı. Hayal dünyasında etrafındaki her şey canlanıyor ve konuşuyor. Aslında Lena oyun oynarken öğreniyor. Bilgilerini tekrarlıyor, öğrendiklerini bir sonraki oyununa aktararak hikayesini zenginleştiriyor ve uzaysal algısını genişletiyor. Ve tüm oyunlarında kuralları kendi koyuyor. Birincil olan onun istekleri ve kurduğu oyunun gitmesini istediği son.

***

Aslında ne kadar büyüsek de farkında olarak ya da olmayarak kendi hayat akışımıza değer katmayı sürdürmeye çalışıyoruz. Bunu oyunlarımızın kurallarını bozmak isteyenlere, kendi kurallarını dayatmaya çalışanlara, bizi koşullara bağlayarak sevmek isteyenlere, kendini bizden üstün görenlere ve bize başarısız olacağımızı söyleyip duranlara rağmen yapıyoruz. Yapamadığımızda tökezliyor, düşüyor, zaman, insan ve en çok da kendimizden kaybediyoruz. Ancak tosladığımız duvarlarla bilincimizin kapıları yeniden aralanabiliyor.

Dünyanın en şirin araştırmasını yürüten iki bilim insanı ve ekibi, bebeklerle çalışarak insanın iyilik ve kötülük olgusuna doğuştan getirdiği tepkileri ölçüyor. Yıllarca süren ve defalarca tekrar edilen araştırmanın sonucu üzerinde konuşmaya değer. Bebekler, yapılan deneylerde defalarca ve defalarca tercihlerini “iyi” olandan yana kullanıyorlar. Peki, bu bulgu başka bir soruyu tetikliyor: O zaman dünyadaki bunca savaş, şiddet, kötülük nereden geliyor?

Bilim ekibi, bu soruyla ilgili yürüttükleri özel deneylerin sonucunda bu sorumuzun da yanıtını veriyorlar. Bebeklerin tepkileri şaşırtıcı. Deneye katılan bebekler, kendilerine benzemeyen ve farklı olanları cezalandırmak veya dışlamak yönünde tercihlerini belli ediyorlar. Deneye göre; kendimizden farklı olanı dışlamak ve cezalandırmak güdüsü, yaradılışımızın parçası; bunca kötülük ve şiddetin de kaynağı. Peki, insan bunu değiştirebilir mi? Aksi takdirde, dünya yaşanması ve dayanılması mümkün olmayan bir cehenneme dönüşmez mi?

Beyin bilimcilere göre, beynimizi eğitmemiz ve yeniden yapılandırmamız mümkün. Eğitim de burada devreye giriyor. Erken yaşlardan itibaren, yapıcı ve pozitif bir felsefeyle eğitilen çocukların tercihi, ilerleyen yaşlarda farklılığı da hoş görmek ve dahil etmek yönünde olurken; katı disiplin ve kuralların dışına çıkılmadan yetiştirilmiş çocukların yetişkinlikteki tercihleri farklılığı cezalandırmak ve dışlamak yönünde oluyor. Zira, insan beyni, bebeklerin de bize gösterdiği gibi, farklılığı “tehdit” olarak algılıyor. Şayet, erken yaşlardan itibaren, sadece insanda var olan muhakeme ve analiz becerileriyle, “tehdit” ve “tehlike” kavramlarına sağlıklı anlamlar yüklenmez ise o zaman farklılık karşısında insan korkmaya devam ediyor. O zaman da içgüdüsel olarak üç şekilde tepki veriyor: Kaç (dışla), savaş (cezalandır) veya don (yokmuş gibi davran).

***

Hindular için kutsal olan kent Varanasi'de şöyle bir söz vardır, "Bu dünyada istediğiniz her ne ise sahip olabilirsiniz, ama bedelini ödemeniz gerekir. Bu bedeli bütünlüğünüze ait olan, eksildiğinde varlığınızı incitebilecek değerlerle ödemeyin. İstekli olsalar bile kimseden bu tür bir bedel ödemesini istemeyin. Ve böyle bir şeye mal olan her şeyden uzak durun."

Henüz hiç birimiz zamanı geri alamıyoruz. Bugün kendimizi daha iyi tanımaya çalışır, hoşgörümüzü artırır, sahip olduklarımızın kıymetini bilir, yarın için insan tarafımızdan ödün vermez, vicdanımızın süzgecinden geçenlerle helalleşirsek geçmişe takılıp kalmayız.

Zihnimiz dün öğrendiğimiz gibi bizim için günü ve diğerlerini kurguluyor. Korkularımızdan sıyrıldıkça, sevmeyi öğrendikçe ve daha çok verdikçe bakışımız berraklaşıyor, usumuz tenhalaşıyor, nefes alıp verdiğimiz anlar zenginleşiyor.

Seçimlerimiz ve kurguladığımız hayat bize ait. Mutsuz olduğumuzda bunun değişmesini bir başkasından isteyemeyiz.

Zengin anlarınız bol olsun.