Ölür ise ten ölür

Abone Ol

Yaşam, bir mucize ile bir muamma arasındaki zamana verilen adıdır. Mucize doğumdur, muamma ise ölüm. Annemiz doğurdu, bir insandan doğmaktır mucize. Muamma ise şu, toprağa gömülecek ve kısa sürede ona karışacağız. Canlı olmak böylesine kaçınılmaz bir tuhaflıktır... Nasıl, lafı iyi dolandırıyorum değil mi? Üfür üfür ipe diz yazarlarına benzedim mi? Yanıtınız nedir bilemem, ilgilenmem de. Çünkü ruhum kederden kapkara, kalbim paramparça. Ben şimdi ne yazayım, nasıl yazayım derdindeyim. Yazamam desem, gazeteye haber versem, kederimden söz kuracak halim yok desem? Belki de asıl bu anlarda yazmalı. Deneyeceğim.

Birkaç gün önce Koray’ın haberi geldi. Yoldaşım, oyuncum, sırdaşım Koray Ergun ölür mü diye şaşkınlığımı yaşarken, bu sabah Hakkı Abinin ölüm haberi geldi. Hakkı Ülkü’ler ölür mü, yarın Beşikçioğlu’dan kalkacak diyorlar, bu doğru mu diye evin odalarını dolaşırken, televizyonun laf kalabalığında bir tümce öne çıktı: Haldun Dormen’i yitirdik.

Ne diyordu türkü, nasıl sesleniyordu ölüme; “Üç gün ara ver!” Vermiyor kardeşim, bıkmıyor kardeşim. Farkındayım, mıntıka temizliğini iyice hızlandırdı. Bizi bu yaşımıza kadar bin çileyle oluşturduğumuz, insan, değer, keyif biriktirdiğimiz şu bahçede yapayalnız bırakmayı kafaya koymuş kardeşim. Altı yaşındaydık, babamızı elimizden alarak başladı mesaiye, altmışaltısına geldik doymadı cenazeden cenazeye koşturtmaya. Hale bak yahu! Dün gidenlerimizi anmaktan, bugün yitirdiklerimize yanmaktan, yarın üçer beşer uğurlayacak olmanın korkusundan, neredeyse nefes almaya zamanımız yok!

Bu yalnızca yakınlarımıza, aşinalarımıza, yoldaşlarımıza, hocalarımıza ait bir yakınmadır. Bunların üstüne bir de yeryüzünün her yerinde yitirdiklerimizi ekle! Büyük yalnızlığımızı, yeryüzünün bir gün herkesten, hatta kendinden bile mahrum kalacağı öngörüsüne armağan etmek. Ne diyordu Nazım Usta; “Bu dünya soğuyacak” ve biz elbette Şair Babanın dediğince o zeytin ağacını dikmekten geri durmayacağız. Evet, bundan asla vaz geçmeyeceğiz.

Ernesto Che Guevara ağabeyin dediğince: “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin… Ölüm hoş geldi, safa geldi!” Sorun iki tümce arasındaki üç noktadır kardeşim. Herkes o boşluğu tıynetince, sözünün hayattaki karşılığınca, tercihleriyle, duruşuyla ve nihayet arkasında bıraktıklarıyla dokur.

Bir gün içinde, insan gibi insan iki güzel emekçi yitirdik.

Mahşerin değil “gelecek güzel günlerin dört atlısı” derdim onlara. Doludizgin yaşarlar, konuşurlar, ter dökerler, umut, cesaret ve çalışkanlıkla hayatı dokurlardı. İşbu nedenledir ki, Zafer Keskiner sayesinde, kıyısından geçip gidilen Salihli, bölgenin kültür sanat merkezlerinden birine dönüştü. Nihat Dirim sayesinde Foça, çevre ve tarih duyarlığının nefes aldığı yere dönüştü. Hakkı Ülkü’nün duruşuyla Aliağa, emeğin yürek atışlarıyla güzelleşti. Dikili’nin yazlık siteden barışın, özgürlüğün, emeğin, kültürün anıtına dönüşmesi, Osman Özgüven adında bir yiğit adam olmasa mümkün olabilir miydi?

Ben bu muhteşem masanın kıyıcığında yer bulup oturma şansına erişmiş biriyim. Zafer Abi, Nihat zamansız gittiler. Hakkı Ağabeyi onların yanına uğurlayacağız. Ömrü uzun olsun Osman Ağabeyle konuşacak ne çok anımız var. Ama hepsinden önemlisi, bu korkunç erozyon, duyarsızlık, çöküş ve hüzün ikliminden çıkmak istiyorsak, yöremize beldemize faydamız dokunsun istiyorsak, dünya görüşü dediğin şeyle hayatın içindeki duruş nasıl buluşturulur diye merak ediyorsak, bu dörtlüye kulak vermekte, neyi nasıl yaptıklarını öğrenmekte büyük fayda vardır. Israrla öneririm.

Bunları düşünürken geldi Haldun Dormen’in haberi. 97 yıllık ömrünün neredeyse tamamını armağan ettiği sanat sahnesinden, ömrümüzün sonsuzluk sahnesine göç etmiş Haldun Bey. Ne diyordu umutsuzluğa, korkuya, çekingenliğe kapılanlara: “Yaparsın şekerim!” Onu kısa ama yoğun biçimde gözlemleme şansım oldu. Dahası alt kattaki salonda oyun yönetirken, üst kattaki salonda bir ustanın bu işi nasıl başardığı, neyi neden yaptığı sorusuyla boğuşma, nihayet gidip sessizce kapı aralığından gözleme olanağım oldu. Şimdi bilirim, ne zaman Sahne Tozu Tiyatrosu’na gitsem, her köşede onu görecek, her yerden onun sesini işitir gibi olacağım. Bu büyük insan, yalnızca sanatsal yetenek ve çalışkanlığıyla değil, sanata ve hayata getirdiği solukla, enerjiyle, yeni yollar ve yöntemlerle de unutulmazlar galerisine adını yazmıştır. Afife Jale, Bedia Muvahhit diye başlasam, hepsini anlatmaya sayfalar yetmez.

Yok, kederim “Bu kadar yeter!” diyor, ötesini yazamayacağım. Onlar da öteki yazılara, işlere, buluşmalara kalsın. Anlatmak ve unutturmamak görevimizdir. Ama şimdi harfler birbirine karışıyorken, kafam toplanıp toplanıp dağılırken sürdüremeyeceğim. İzninizle, kalbimin odasında gidenlerimizle başbaşa kalmak istiyorum.

Memleket, yeryüzü, dostlar, yollar, yolculuklar, sevenleri ve sevdikleri, sanat, hayat ve mutlak gelecek güzel günler… Başımız sağ olsun.

Yunus Emre’nin dediğince bilelim ki; “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”