Televizyonda naklen savaş yayını var. Amerika Birleşik Devletleri Trump başkanlığında, İran’a saldırmış bombalıyor. Yardakçısı İsrail daha önce Gazze’de başlatmış olduğu rezilliği ABD gölgesinde, İran’da ve fırsat bu fırsat diye karadan girdiği Lübnan’da tekrarlıyor. Beyrut’u vuruyor.
Dizilerimizi seyretmeye devam ediyorsak da arada sırada diğer kanallara dönüp ‘Yeni bir bomba atılmış mı?’ diye bakıp tekrar dizilerimize dönüyor çekirdek çitleyip, çayımızı içip televizyonumuza bakıyoruz. Sanki o da bir TV dizisi.
Oysa olan biten çok ciddi. Yanı başımızda kan gövdeyi götürüyor. Bombanın tipi, menzili önemli değil. ABD binlerce kilometre öteden gelip neden orayı bombalıyor. İsrail ile ABD’nin göbek bağı nedir. Daha önce de benzer şeyleri Libya’ya, Irak’a ve Suriye’ye yaptı. ‘Kimyasal silahı var’ dedi. ‘İnsan hakları ihlali var’ dedi. ‘Halklar eziliyor’ dedi. ‘Ondan bombalıyorum’ dedi. ‘Demokrasi getireceğim’ dedi, hiçbiri doğru çıkmadı. En demokrat, en rahat günlerini (Kaddafi döneminde elektrik, su, sağlık hizmetleri bedavaydı, krediler yüzde 0 faizliydi, ev alana hibe devlet desteği vardı) yaşayan Libya paramparça oldu. Irak desen ha keza. Suriye hala sıkıntıda.
Peki ABD neyi başardı Ortadoğu’da? Sadece Kaos yaşatmayı.
Şu an olana bitene karşı alacağımız tavır ileride nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizi belirleyecek bir tavırdır.
Lyndon B.Johnson’un başkanlık kampanyası sırasında tarihin en başarılı TV reklamlarından birisi olarak kabul edilen Papatya reklamı yayınlanır. Reklam önceleri 2. Dünya savaşı, ardından Kore, 60’lardan sonra Vietnam savaşlarında büyük kayıplar veren Amerika için barışçı bir politika izleyeceğini söyleyen Johnson’un bu politikasını halka kabul ettirmek için hazırlanmıştı.
Reklamın ilk kısmında küçük bir kız çocuğu papatya falı bakmaktadır. Bir seviyor, ik sevmiyor, üç seviyor, dört sevmiyor derken bir erkek sesi devreye girer ve bomba fırlatılmasını hatırlatacak şekilde 10’dan geri saymaya başlar. Sıfıra gelindiğinde ekranı nükleer patlamayı andıran parlak bir ışık kaplar ve Johnson’un yüzü ekranda belirir ve Amerikan halkına seslenir. “Önümüzde iki tercih var. Ya ailelerimizle birlikte mutlu bir biçimde yaşayacağımız bir dünya yaratacağız, ya da yok olup gideceğiz.“
Aslında 1964 yılında Johnson’un papatyalı reklamda sormuş olduğu soru bugün daha acı ve çarpıcı bir şekilde gündemde.
Nasıl bir dünya istiyoruz. Savaşlarla yanan, büyük şirketlerin oyuncağı olmuş birilerinin, binlerce kilometre öteden canı sıkıldıkça çomak sokup karıştırdığı, çoluk çocuk demeden can aldığı bir dünya mı? Yoksa elde cetvel sınırlar çizilmek suretiyle emperyalistlerce kurulan suni devletlerin ortasına yeni bir devlet kuranların olduğu bir dünya mı?
Yoksa, teknolojik, siyasal ve ekonomik üstünlük savaşları yapanların, bunların bedelini sıradan insanlara ödettiği ama parsayı kendilerinin topladığı bir dünya mı?
Doğal kaynakları tüketilmiş, yeşili betona peşkeş çekilmiş, tarımı GDO’lanmış, bir dünya mı? Veyahut her şeyin düzgün gittiği, yaşayanların mutlu olduğu bir pasif siyasi insanlar olarak biz vereceğiz. Yapacağımız seçimlerle Trump gibi tutarsız bir insanı, Makron gibi bir yardakçıyı seçmeyerek yarınlar için farklı bir dünya inşa etmenin yolunu arayacağız. Başka çare, başka çıkış yok.