Kuş vuralım istersen

“Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten”

(Ülkü Tamer)

Bazı yazarlarla aynı dönemde yaşamış olmanın ince bir güzelliği var. Biz ne yazık ki Sait Faik ile aynı havayı soluyamadık, Kemal Tahir’i, Tezer Özlü’yü ve Sevgi Soysal’ı kıl payı kaçırdık. Ne mutlu Yaşar Kemal ile aynı havayı soluduk. Yine ne mutlu ki Latife Tekin, Kemal Varol ve Hasan Ali Toptaş gibi yazarlarla hala aynı gökyüzüne bakıp aynı havayı soluyoruz. Çünkü sevdiğin bir yazarın yeni kitabını beklemek sevdiğin ve hasret olduğun bir insanı beklemek gibi güzel bir his. O yüzden yazarın yaşarken kıymeti bilmek çok çok önemli.

Bu kadar duygusal bir giriş olmasını ne yalan söyliyeyim ben de beklemiyordum. Ancak geçtiğimiz günlerde Hasan Ali Toptaş’ın Heba isimli kitabını okurken hikayenin içine o kadar çok girdim ki kitabın sonunda inanılmaz duygusallaştım. Tek düze bir anlatıyla başlayan, her bölümünde acıyan başka yerlerimizi işaret eden, tüm ümidimizi kursağımızda bırakan bir hikaye. Çok katmanlı, kendi içinde yan karakterleri ana karakter haline getiren, bireysel acıları toplumsal acılara, toplumsal acıları ise bireysel yüklere dönüştüren bir roman Heba. Heba'yı okursanız yukarıda bir dörtlüğünü yazdığım Ülkü Tamer şiirine bir selam gönderdiğini göreceksiniz. Siz Heba'yı okurken ben de önümde ki maçlara bakacağım. Hasan Ali Toptaş’ın son kitabı, ”Beni Kör Kuyularda”yı okuyacağım. Ölmez sağ kalır isek Hasan Ali Toptaş daha çok yazacak, biz de daha çok okuyacağız.

Lise yıllarımda Tezer Özlü’yü ilk okuduğumda, aşırı depresif hali ve kaçıp kurtulma isteği bana abartılı gelmişti. Yıllar sonra üniversite sıralarında yeniden okuma fırsatı bulduğumda ise depresif halinin kendi elinde olmadığına kanaat getirmiştim. Yine de kaçıp gitmek konusundaki ısrarı bana lümpen bir yazar hissi vermişti. Şimdi 30’a merdiven dayamışken Tezer Özlü okumak bana tam olarak kaçmak fikrinin de depresyonun da bazı dönemlerde kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Suç, Taksim 1977 1 Mayıs’ında binlerce insan birlikte üzerine ateş açıldıktan sonra bu ülkeden kaçıp kurtulmak isteyen Tezer Özlü'de değildi. Suç, onu bu depresyona ve kaçma isteğine mecbur bırakan çarpık düzendeydi. Aslında başından beri beni Tezer Özlü'ye yabancılaştıran, Özlü’nün gittiği yerde düzenin değişeceğini düşünmesiydi.

YORUM EKLE