Hangi İzmir Limanı daha güzel?

Abone Ol

Ekonomi gazeteciliğine ilk adımları attığımız 90’lı yıllardan bugüne İzmir’in değişmeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen gündem maddeleri arasında Alsancak Limanı sorunu gelir.

30 yıla yakın süredir özelleştirme tezgâhında alıcı bekleyen limanın İzmir’e somut faydasının ne olduğu tartışılırken, tövbe hâşâ, Kur’an kelamı gibi bir cümle işitiliverir:

“İzmir yüzyıllardır bir liman kentidir.”

İyi hoş da kardeşim…

Limana neden sahip çıkılmadığı, neden kaderine terk edildiği, neden yatırım yapılmadığı sorusu hep askıda kalır.

Yıllık 1 milyon TEU konteyner elleçleme kapasitesine sahip olan liman, bugün itibarıyla güç bela yüzde 25 kapasite ile çalışıyor. Limana giriş çıkış yapan binlerce tır, kentin kangren olmuş trafiğini daha da içinden çıkılmaz hâle sokuyor.

Limandaki sorunlarla boğuşmaktan bıkan iş dünyası, Aliağa Nemrut Körfezi’ndeki limanlardan çok daha hızlı ve kaliteli hizmeti alabiliyor.

İzmir Limanı, evet, kentin tarihi ile özdeşleşmiş bir değer. Ancak benim sorguladığım ve yanıtını aradığım soru çok basit aslında:

Bu kadar önem atfettiğimiz bir değere neden kamu otoriteleri, yerel yönetimler, iş dünyası, sivil toplum örgütleri olarak sahip çıkmıyoruz?

SORGULAN(A)MIYOR!

İzmir Limanı göz göre göre kan kaybediyor. Yapılması gereken teknolojik yatırımlar, vaat edilenlerin çok gerisinde.

Her nedense (!) kimse bu durumu sorgulamıyor.

Ya da sorgulayamıyor.

Liman, kamu işletmeciliğinin getirdiği hantallıkla verimli çalışmıyor. İzmir Körfezi’nde limana yanaşan gemilerin manevra kabiliyetini artıracak ve daha büyük ölçekli gemilerin yanaşmasını sağlayacak yatırımlar en az on beş yıldır bekliyor.

Son tahlilde, bir sirkülasyon kanalı açılacak ve derinlik artırılacak, hepsi bu!

Uzay mekiği değil, denizde dip taraması yapılacak! Bu basit işin ÇED süreci bile yıllarca sürüncemede kalıyor. Bir de buna daralan dış ticaret hacmimizi ekleyin…

Ve olan, İzmir ekonomisine ve “kentin bir değeri olarak varsaydığımız” İzmir Limanı’na oluyor.

Amacım sorumlu aramak değil, tespit yapmak.

Yerel yönetimlerin de merkezi hükümetin de liman işleticisi TCDD’nin de eşit ölçüde sorumluluğu var.

// PİRİŞTİNA’NIN HAYALİ

Bugün isterseniz bir simülasyon yapalım, biraz da hayal kuralım istiyorum.

İzmir Limanı’nın yük bölümünün Alsancak’tan taşındığını, liman sahasına tekne ve yatların demirlediği bir marina yapıldığını düşünelim. Bu hayalin resmedilmiş illüstrasyonunu da okurlarımın dikkatine sunuyorum.

Ve görüşlerini doğrusu çok merak ediyorum.

Bir an için, bugünkü liman sahasından konteynerlerin çekildiğini, dev vinçlerin kalktığını; yerlerine mega yatların, teknelerin bağlandığı dev bir marina yapıldığını; birbiri ardına kente gelen kruvaziyer gemilerinden inen binlerce turistin kentin cazibe merkezi mekânlarına akın ettiğini düşünün…

Yanı sıra, “Liman Arkası” olarak bildiğimiz ve rahmetli Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina döneminde projelendirilen devasa alanın, turizme hizmet edebilecek bir cazibe merkezi olduğunu ve sağlıklı bir kent dönüşümü ile taçlandığını varsayın…

2002 yılında merhum Ahmet Piriştina, Liman Arkası ve Turan’ı kapsayan bu alanda “Yeni İzmir” adında muhteşem bir proje düşünmüş, uluslararası bir proje yarışması açmıştı. Bu yarışmayı ünlü Alman mimar Jochen Brandi kazanmış ve yüklü bir para ödülü almıştı.

Brandi’nin 550 hektarlık bir alanı kapsayan projesinde de Alsancak Limanı’nın yerini marinalar alacaktı. Piriştina’nın 2004 yılında vefat etmesinin ardından bu proje büyük ölçüde rafa kaldırıldı. Sadece, Bayraklı-Salhane bölgesi, gökdelenler bölgesi olarak planlanandı. Planın bugüne ulaşan tek yönü de bu oldu.

KENT EKONOMİSİNE KATKISI

Limanın İzmir ekonomisine olan katkısının ne olduğunun ise somut çıktılar üzerinden ölçülmesi gerekiyor. Bu yapılmadığı zaman işin hamaset yönü öne çıkıyor.

Doğrusu ben, İzmir Limanı’na yük getiren ya da limandan yükleri alıp işletmelere götüren kamyon ve TIR’ların İzmir ekonomisine nasıl bir katma değer sağladığını anlayabilmiş değilim.

Alsancak’ın seçenekleri yokken bu önermeyi doğru kabul etmemiz mümkündü.

Ama bugün durum farklı.

Yani Atatürk OSB’de, Kemalpaşa OSB’de, Tire OSB’de üretilip ihraç edilen bir malın yarattığı katma değer, üretim yapan firmada kalıyor.

O firma hem paydaşlarına, hem topluma hem de ülke ekonomisine katkı sağlıyor.

Bu doğru…

Pekâlâ, aynı malın Alsancak Limanı ya da İzmir’deki bir başka limandan ihraç edilmesi arasında nasıl bir fark olabiliyor? Daha açık anlatımla, herhangi bir işletmede yüklenen TIR’ın Alsancak Limanı’na gelmesi, yükünü indirmesi ve daha sonra liman sahasından ayrılmasının, kente kattığı somut ve ölçülebilir katkısı nedir?

KÜRESEL VİZYON EKSİĞİ

Limanda çalışan işçilerin dâhil olduğu değer zincirini konuşuyorsak eğer, aynı silsile özel ya da kamunun sahibi olduğu her liman için geçerli…

Hatta çok net söyleyebilirim ki, özel sektörün işlettiği limanlar için bu değer çıtası çok daha yüksek. Her gün yüzlerce TIR’ın kent trafiğini alt üst etmesi, yarattığı hava ve görüntü kirliliğini hesaba katmadım dikkat ederseniz…

Gelmek istediğim nokta şu…

İzmir Limanı’nın tarihi misyonu olduğu, kentin ekonomik yaşamında çok kritik işlev yüklendiği ve seçeneği olmadığı savı; uzun yıllar canlı, kabul edilebilir ve gerçekçiydi.

Ama bugün “yeni bir normal” yaşanıyor.

Okurlarımızın iki ayrı liman panoramasını bu veriler ışığında değerlendirmesini dilerim.

Ezcümle, İzmir Limanı’na bütüncül ve küresel bir vizyonla bakılmadığı sürece, bugünkü hali ile devam etmiş ya da etmemiş pek bir önemi yok.

Acı ama maalesef meselenin özü bu…

+++++

BİR ASKERİ SANAT ESERİ: 30 AĞUSTOS 1922

Bu topraklarında yaşamanın bir maliyeti var.

Yaklaşık bin yıldır Anadolu’yu yurt edinen Türklerin, yaşama ve direnme mücadelesinde çok kan aktı, çok şehitler verildi.

Bu mücadelelerde 26 Ağustos 1071 ve 26 Ağustos 1922 iki önemli gün olarak dünya tarih sahnesinde müstesna bir yere sahip. Son yıllarda milli bayramlarımızın anlamını azaltma yönünde tuhaf çabalara da tanık olsak da tarih bilgisi ve bilincine sahip olanlar için bir şey değişmiyor.

Ancak, merkezinde Cumhuriyet devrimi olan bayramların etkisini azaltmak için başka başka tarihi olaylar gündeme getirilerek dikkatler dağıtılıyor.

Sözgelimi yıllarca 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı gölgede bırakmak “Kutlu Doğum Haftası” adı altında devlet destekli etkinlikler düzenlendi. Çocuk bayramında bıyıklı gençler TBMM kürsüsüne çıkarılarak, gülünç ve acıklı mesajlar verdirildi. Hicri takvim nedeniyle her yıl 12 gün önce kutlanması gereken bu hafta nedendir bilinmez (!) hep 23 Nisan haftasında kutlanır oldu. Daha sonra ise bunun bir FETÖ tezgâhı olduğu kafalara dank edince 23 Nisan’a alternatif Kut’ul Amare Zaferi ikame edildi. Bugün Kutlu Doğum Haftası’nı ağzına alan, Fetöcü denilerek adeta kodesi boyluyor

ALTERNATİF DEĞİLLER

Keza 19 Mayıs'ın anlamını azaltmak için 29 Mayıs İstanbul'un Fethi törenleri öne çıkarıldı. Çeşitli bahanelerle milli bayramlardaki etkinlikleri azaltılırken, alternatif etkinliklere kamu gücüyle trilyonlar akıtıldı.

Benzer bir durum 26 Ağustos Büyük Taarruz’un yıldönümü ve 30 Ağustos Zafer Bayramı için de geçerli. Mustafa Kemal’in askeri dehasıyla bizzat sevk ve idare ettiği bu büyük zaferde, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Garp (Batı) Cephesi Komutanı olarak görev yapan İsmet İnönü’nün de önemli payları bulunuyor.

İsmet Paşa, ölümünden sadece iki ay önce, 29 Ekim 1973 günü katıldığı bir televizyon programında “bir askeri sanat eseri” olarak yorumluyor Büyük Taarruz’u…

Ve bakın nasıl anlatıyor o büyük zaferi:

“Yunan Ordusu ile meydan muharebesi verilecek. Kesin netice alınacak. Bu ordu ile siper muharebesi yapacağız. Siper muharebesi, Birinci Cihan Harbi’nin çıkardığı bir muharebe usulüdür. Bunda kesin netice, yani bir ordunun ötekini mahvetmesi neticesi hiçbir yerde alınmamıştır. Büyük askeri yazarlar, büyük kumandanlar siper muharebesi devrinde galip gelen ordunun öteki orduyu bir daha muharebe edemeyecek hale getirmesi için nasıl hareket etmesi, nasıl vurması lazım geldiğini, seferlerin nihayetine kadar aramakla meşgul olmuşlardır. Ve bulunmamıştır. Bu bulunmamış tılsımı biz Anadolu’da, burayı istila eden orduya karşı her suretle eksik ikmal ve yenileme imkânlarına rağmen sağlayacağız... Bu meydan muharebesi neticesinde bir ordu mahvedilmiştir. Böyle bir misal yoktur. Bütün Cihan Harbi’nde, iki cihan harbinde böyle bir misal yoktur. Bu eser, bu kadar ciddi, bu kadar nadir bir askeri sanat eseridir.”

Bu büyük zaferimizin hatıraları bugün Afyonkarahisar ilimizde iliklere kadar hissediliyor. Tüm okurlarımın, özellikle de gençlerimizin Afyonkarahisar’daki Zafer Müzesi’ni gezmelerini öneririm.

Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin planlandığı ve taarruz emrinin verildiği bu bina, tarihimizin en büyük zaferlerinden biri olan 30 Ağustos’un anlamını ve güzelliğini ziyaretçilerine anlatıyor.

Büyük Zafer’imizin 103’üncü yılı kutlu olsun!

+++++

“ESKİLERDE KALAN” TÜRKİYE’DEN BİR VALİ

Kemal Nehrozoğlu…

Cumhuriyetin en önemli başarısı olan eğitim devriminin sağladığı fırsat eşitliği sayesinde,Mardin’in yoksul bir köyünde başlayan, devletin en kritik görevlerine uzanan ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ile son bulan muhteşem bir yaşam öyküsünün sahibiydi.

1998-2000 yılları arasında İzmir Valisi idi. Entelektüel birikimi, kültürü, devlet tecrübesi, görgüsü ve bugün hasret kaldığımız “devlet umuru”nun vücuda gelmiş haliydi.

Hani epeydir dillere pelesenk olan o tanımlamada olduğu gibi “Eski Türkiye”den kalma bir bürokrat profiliydi.

Epey eskilerde kalan bir profil…

İzmir, 29 Ekim 1998 tarihinde Cumhuriyetin 75’inci yılını çok görkemli etkinliklerle kutlamıştı. Kutlamaların mimarı Sayın Nehrozoğlu’ydu. Bu satırların yazarı da o törenleri EGE TV’de canlı olarak anlatmış ve büyük keyif almıştım.

İzmir’e unutulmaz hizmetler veren Nehrozoğlu, 2000 yılı Mayıs ayında Ahmet Necdet Sezer’in “Hepimizin Cumhurbaşkanı” olmasıyla, devletin en kritik görevlerinden biri olan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ni 7 yıl boyunca başarıyla sürdürdü.

Geçen günlerde Kemal Bey ve kıymetli eşi Müşerref Hanım ile harika bir Karşıyaka akşamında buluştuk, Kütüphaneciler Kralı Recai Şeyhoğlu’nun bir araya getirdiği dostlarla “Eski Türkiye”yi anımsadık, hasret giderdik.

Memleketin nereden nereye savrulduğuna bir kez daha tanıklık ettik.

Kemal beyin tecrübelerini dinlerken, CHP’nin ve Türk edebiyatının efsanelerinden Kemal Anadol ağabeyden de Eki Türkiye’de kalan siyasi nezaketi anımsadık.

Gecenin sonunda “vay be” dedim içimden…

İlhan Berk’in şiirlerini ezbere okuyan bürokratlar vardı bu ülkede.

“Eski Türkiye”de kalan…