Umrunda olmayacak ölümden medet umanın. Bunları aklına bile getirmeyecek, ölümü kutsayan. Ölenlerimizin sayısından çok, devşireceği oy sayısının kaygısına düşecek, kalbi pas tutmuş. Yalan yağmurunun, gözyaşlarımızı örteceğini sanacak bezirgan. Cenazeden protokol, acıdan reklam, hüzünden alkış koparmanın peşine düşecek ruhsuz. Çığlığımızı kof çenebazlıkla, isyanımızı ceberutlukla, hesap sormamızı baskıyla örteceğini sanacak, bunun için elinden geleni yapacak çapsız aciz. Geçip karşımıza, mikrofon ekran, manşet sütun, sanal ve banal her gereçle, kederimizden kıymık koparmaya çalışacak. Bunlar bizi, artık şaşırtmayacak.
Çünkü biz yeterince gördük, tanıdık, yaşadık onları… Artık iyi biliyoruz, şair boşa dememiş: “dilleri var, bizim dile benzemez.” Anlatmayı koy bir yana, anlaşmak mümkün değildir. Onlar başka bir aklın, başka bir algının, başka bir vicdanın, yazarın dediğince onlar, “başka tanrının çocukları”dır. Mezar gibi bir hayatı, ölüm kadar bir karanlıkla dayatırlar. Aklın, bilimin, sanatın diliyle kurulacak her tümceden korkarlar. Artık şaşırmıyor ve sormuyoruz, nerelerde, nasıl ve hangi travmalarla yetiştiklerini. Artık merak etmiyoruz, kadından, çocuktan, gençten niye nefret ettiklerini. Pıtrak gibi sardıkları bu ülkeye, her gün yeni bir skandal, her gün bir facia, her gün yeni bir saçmalık yaşatmayı nasıl başarıyorlar, artık sormuyoruz. Cehaletin kör ateşine sığınmayı, ilkelliğin ve şiddetin sırtını sıvazlamayı, insanı onurlandıran her değeri her fırsatta çiğnemeyi nasıl bir gurur vesilesi haline getirebiliyorlar? Sormak artık anlamsız, bunu yeterince kanıtladırlar.
Bütün bunlardan sonra, “Bu ülkeyi mahvediyorsunuz, bu ülkeye yazık ediyorsunuz!” demenin bir karşılığı olabilir mi? Ölülerimizi bize “tane, adet” diye sunanlardan… “Güzel öldüler” diye bizi avutmaya çalışanlardan… Ölümü inanç sosuyla süsleyip, bize tavsiye edenlerden, ama her kederden pırıl pırıl çıkabilenlerden… Hayatı savunmaları beklenebilir mi? Nazım, onları boşuna yazmış olabilir mi?
Bölücüsü, Fetö’cüsü, yobazı, aymazı, cahili, kuklası, maşası, bir büyük koalisyonun işgalidir yaşanan. Sözü edilen, başka bir dünyadan gelip, bu dünyayı ve güzelim ülkeleri, kendilerine benzetmek için çabalayan bir işgal ordusudur. “Ne çileli bir dünya, ne kederli bir ülke” yakınmasının kıyısına gelmemiz, teslimiyet kuyularına düşmemiz, onları bir “kader” gibi görmemiz… Evet, bizden istenen budur.
Kolay kolay durmayacaklar, çünkü ödenecek bir hesap olduğunu biliyorlar. O hesap pusulasında ölülerimiz, mahvedilen değerlerimiz, çalınan zamanlarımız var. Barışımız var, kardeşliğimiz var, mutluluğumuz, esenliğimiz, geleceğimiz var. Bunun bedelini yalnızca, 10 yaşında yanarak ölen Cennet, hafta sonu izninde parçalanan 20’sindeki Kamil, Beşiktaş’takiler, Suruç’takiler, Soma’dakiler, Maraş’takiler, Madımak’takiler, onların aileleri, çocukları, topyekun bir ülke ödeyemez.
Günler ağır, hem de çok ağır. Yeni bir sınavdır yaşanan. Başarmanın tek yolu, insan olduğumuzu anımsamak ve davranıp, dosta düşmana göstermektir: Biz, çağdaş, demokratik, laik Türkiye’yiz!