Ege Serbest Bölgesi'nde örnek bir dönüşüm hikayesi

Fabrika binalarına kurulan sistemle yağmur suyunu depolayan, yemek fabrikasındaki yıkama sularını arıtarak yeniden kullanan bölgede metrekare başına düşen su tüketimi 1,3 litreden 0,43 litreye düştü.

Abone Ol

İzmir'in sanayi ve ticaret hayatında öncü kuruluşlardan biri olan Ege Serbest Bölgesi, sadece yatırım ve istihdam rakamlarıyla değil sürdürülebilirlik çalışmalarıyla da dikkat çekiyor. 1990 yılında kurulan ve bugün 300'ü aşkın firma ile 25 bin kişiye istihdam sağlayan Ege Serbest Bölgesi Kurucu ve İşleticisi A.Ş. (ESBAŞ), yeşil dönüşüm konusunda da öncü adımlar atıyor. Özellikle su yönetimi konusundaki çalışmaları, hem bölgedeki sanayicilere örnek oluyor hem de kentin su geleceğine katkı sağlıyor.

İzmir'de suyun yüzde 20'si sanayide tüketiliyor. Bu ciddi bir rakam ve her geçen gün su kaynaklarının azaldığı bir dönemde sanayinin suyu verimli kullanması artık tercih değil, zorunluluk. ESBAŞ Genel Müdürü Yusuf Kılınç'la sohbetimizde, bu bilinçle yola çıktıklarını ve su tasarrufu için çok yönlü bir strateji izlediklerini öğrendik.

İlk adım, yağmur suyu hasadı oldu. Bölgede yağmur sularını toplamak için altyapı oluşturdular. Bölgedeki gelişme alanında yer alan tüm binalara yağmur suyu hasadı sistemi kuruldu. Bu su, araç yıkama ve güneş panellerinin temizliği gibi alanlarda kullanılıyor.

Bölge içinde yoğun su tüketen çimlerin yerine kurakçıl peyzaj bitkileri dikilmeye başlandı. Ama asıl büyük adım, gri su dönüşümü projesiyle geldi. Bölgede 25 bin kişilik yemek üretimi yapan fabrikada meyve ve sebzelerin yıkandığı su arıtılarak peyzaj alanlarında kullanılmaya başlandı. Sonuç çarpıcı: Daha önce metrekarede 1,3 litre olan su tüketimi 0,43 litreye düştü. Hedefleri ise 0,3 litrenin altına inmek. Üstelik bu dönüşüm sadece ESBAŞ'la sınırlı değil.Bölgedeki firmalar da çalışmalarıyla suyu geri kazanmaya başladı. Hatta bir firma, atık suyunu içilebilir niteliğe kadar arıtabiliyor.

Ancak Kılınç'ın vurguladığı çok önemli bir sorun var: Bu yatırımları yapan sanayici, yapmayanlar karşısında dezavantajlı duruma düşüyor. Suyu geri kazanmak, arıtmak, tasarruf etmek için yatırım yapan firma, bunun maliyetlerine katlanırken aynı tasarrufu yapmayan rakipleri böyle bir maliyeti üstlenmemiş oluyor. Kılınç'ın ifadesiyle: "Yatırım yapan sanayici cezalandırılmış oluyor." Oysa güneş enerjisi yatırımlarında olduğu gibi su tasarrufu yapan firmaların da teşvik edilmesi gerekiyor. "Yapanla yapmayanın ayrılması" gerektiğini söyleyen Kılınç, suyu daha ucuza almak veya vergi avantajı gibi mekanizmalarla bu dönüşümün hızlandırılabileceğini belirtiyor.

Kılınç'ın uyarısı ise çok net: Suyun yerine başka bir kaynak koyamıyoruz. Elektrikte doğal gazın yerine güneşi, rüzgarı koyabiliyorsunuz ama suyun ikamesi yok. Yeraltı sularını çektikçe, Antalya örneğinde olduğu gibi deniz suyu yeraltını doldurmaya başlıyor ve bu çölleşmeye yol açıyor.

ESBAŞ'ın yağmur suyu hasadı, kurakçıl peyzaj ve gri su dönüşümü projeleri, sanayide su verimliliğinin mümkün olduğunu gösteren somut örnekler. Ama bu örneklerin çoğalması, yaygınlaşması ve bir model haline gelmesi için kamu politikalarının da dönüşmesi şart. Çünkü akıllı ve yeşil dönüşüm, sadece bireysel çabalarla değil, sistemin bütünüyle desteklendiğinde başarıya ulaşır.

********************

Kurtaracaksa dünyayı kadınlar kurtaracak

Kadın, sadece doğurduğu için değil ürettiği, tasarladığı, yönettiği ve dönüştürdüğü için hayatın kaynağıdır.

Çok eski zamanlarda insanlar toprağa 'ana' derdi. Bereketin, yaşamın, dönüşümün kaynağını dişi olarak görürdü. Anadolu'da Kybele, Yunan mitolojisinde Gaia, Roma'da Terra Mater... Hepsi 'Toprak Ana'ydı. Doğurandı, büyütendi, besleyendi. Çünkü insanlık binlerce yıl önce fark etmişti: Hayatı var eden, döngüleri yöneten, geleceği inşa eden dişil enerjiydi. Bugün küresel iklim kriziyle sarsılan dünyamıza baktığımızda aslında o kadim bilgeliği hatırlamamız gerektiğini görüyoruz.

Dünya dişidir. Verir, yeşertir, büyütür. Ama biz onu hoyratça tükettik, sularını kirlettik, toprağını zehirledik. Şimdi iklim değişiyor, kaynaklar tükeniyor, gelecek kararıyor. Oysa dünyayı bekleyen bu tehlikelerden kadının fikri, emeği ve çabası olmadan uzaklaşmamız mümkün değil. Çünkü kadın, doğası gereği yaşatmayı bilir. Bir çocuğu büyütür gibi, bir tohumu yeşertir gibi, bir ekosistemi iyileştirir gibi bakar hayata.

Burada kadını sadece 'ana' rolüne indirgemediğimizi özellikle vurgulamak isterim. Kastımız biyolojik bir rol değil, kadim çağlardan beri bilinen 'dişil enerji'dir yani üreten, besleyen, dönüştüren, iyileştiren güç. Toprağı yeşerten, suyu çoğaltan, ekosistemi dengeleyen bu enerji, kadınların mühendisliğinde, biliminde, girişimciliğinde, sanatında da aynı kudretle akar. Kadın, sadece doğurduğu için değil ürettiği, tasarladığı, yönettiği ve dönüştürdüğü için hayatın kaynağıdır.

Dünyanın dört bir yanında tarımın belkemiğidir kadınlar. Suyu taşıyan, tohumu eken, hasadı yapandır. Ama aynı zamanda iklim krizinden en çok etkilenendir. Kuraklık olduğunda su için uzun yollar yürüyen, sel olduğunda evini kaybeden, kıtlık olduğunda çocuğunu doyurmak için çırpınandır. Dolayısıyla iklim krizine çözüm ararken kadınları yok saymak, sorunu da görmezden gelmektir.

Ve belki en önemlisi: Gelecek nesilleri kadınlar büyütüyor. Çocukların doğayla ilişkisini, suya saygısını, toprağı sevmesini kadınlar öğretiyor. Sürdürülebilirliği bir yaşam biçimi olarak benimseyen, israf etmeyen, paylaşan, yaşatmayı bilen bireyler yetiştirmek, kadınların ellerinde... Bu bilinçle büyüyen çocuklar, yarının dünyasını bugünkü hatalarımızdan arındıracak.

Bu 8 Mart'ta tüm emekçi, mücadeleci kadınları gönülden kutlarken şu çağrımızı yineleyelim:

"Dünya dişidir ve onu ancak kadın yeşertebilir. İklim krizine karşı verdiğimiz mücadelede kadınların sesine kulak verin, emeğine saygı duyun, varlığına alan açın. Çünkü kurtaracaksa dünyayı kadınlar kurtaracak."