“beni al, onu alma” şarkısına, iktidara şirinlik gösterilerine, ihbardan ikbal devşirme yarışına dönüştü.
Elbette bu bir cinnet haliydi ve fakat bizde işin suyunu çıkarmak genetik bir hasletti. Bunu düşünmeye kimsenin ne zamanı vardı, ne de niyeti. Düşünce ve ifade özgürlüğünden nasiplenmek bir yana, doğru dürüst okunmadığı herkesçe malum olan bir bildiri, şeyleştirildi, hiçleştirildi, öfke ve intikam malzemesine dönüştürüldü. “Aydın, bilim, akademi, özgür düşünce” gibi kavramlardan nefret edenler, bunu bir yufka gibi açıp, ahalinin üstüne -ve kim bilir kaçıncı kere- örtmeye kalkıştı. Başardılar mı, demokrasiyi “oy yüzdesi” sananlar öyle diyor. Başaramadılar mı, bu gürültü içinde bir tek halkın sesi işitilmediği için, bilinmiyor. Başarabilirler mi, tarih “mümkün değil” diyor.
Tarih, bilinçli, duyarlı ve ders yeteneğine sahip coğrafyalar için “teşekkür”, bin kere aynı şeyi yaşasa ders alamayan, saldım çayıra mevlam kayıra misali yaşayan ve yaşatılan coğrafyalar içinse, bıkkınlık veren bir “tekerrürdür”. Uzağa gitmeye gerek yok. 12 Eylül’den hesap sorma, anayasasını değiştirme iddiasıyla gelenler ve onları destekleyenler açısından, şu malum bildirinin, o günlerdeki “Aydınlar Dilekçesi” ve sonrasında yaşananlar açısından benzerliği bile, yaptığımız saptamaya haklılık kazandırmaktadır. Bunu herhalde bize en iyi açıklayacak olanlar, akilane bir tercihle “yetmez ama evet” diyenlerdir.
Görüş açıklamak ne kadar doğalsa, bildirilerdeki görüşlere katılmak ya da katılmamak için yapılan, gizli ya da açık baskılar da, tarafımızdan o denli abes görülmektedir. Literatür, bu tür baskıları faşist yöntemler olarak adlandırır.
O bildirideki her görüşe katılıyor muyuz? Elbette hayır. Önümüze gelse, hemen imzayı basar mıydık, hayır. “Çocuklar öldürülmesin, insanların hayatları mahvolmasın, hepimizin ortak paydası şu ülke, kocaman bir mezarlığa dönmesin” çağrısına duyarsız kalabilir miydik? Elbette hayır. Peki, bizim şu bildiriye karşı çekincemiz ne olurdu? Her halde söze “barış konusunda hele bir anlaşalım” diye başlardık.
Bize göre barış, içsel, kamusal ve evrensel bir kavramdır. Özgürlük ve bağımsızlığın tam olarak yaşanmadığı hiçbir ülkede, barış tam olarak yaşanamaz. Sınıfsal uçurumların, doğaya, bilime, sanata, kültüre düşmanlığın kıyasıya yaşandığı bir ülkede ve dünyada, barıştan söz etmek ya esaslı bir temenniye muhtaçtır, ya da kof bir oyalanmadır. Dil, din, ırk, etnik köken, mezhep açısından aşağılık komplekslerinin yaşandığı, baskılandığı, ötekileştirme ya da savunma malzemesine getirildiği hiçbir coğrafyada barış olamaz. Yalnızca bunlardan yola çıkarak barışı savunmak ne kadar boşsa, kendinden başkasına hayat hakkı tanımadan barıştan söz etmek, o denli kof bir aldatmacadır. Bana barıştan söz edeceksen, ülkemizin antiemperyalist duruşundan, sınıfsal uçurumlara karşı birlikte yürümekten söz edeceksin. Dağılmayacak, dağıtmayacaksın. İçindeki ya da dışındaki faşizme fırsat tanıyıp, mücadeleyi saptırmayacaksın. Ben kendinden başkasına tahammülü etmeyenlerden değil, senden ve iyi niyetinden söz ediyorum. Çünkü bu ülkenin fazla zamanı kalmadı.