Bugünlerde birine, "Nasılsın?" diye sorduğunuzda "Türkiye gibiyim" diyor. Neden birbirimize bu cevabı verdiğimizi ve bunun ne zamandan beri böyle olduğunu hepimiz biliyoruz. Şimdi aklınıza gelen tüm somut nedenlere bir de "yalnızlığı" ya da "evli olmamayı seçmeyi" ekleyebilirsiniz. Türkiye'de son 10 yılda evlenen çiftlerin sayısı azalırken, boşananların sayısı ise yüzde 29 arttı. Boşanmalarda ilk sıradaki İstanbul'u İzmir takip ediyor. Boşanma nedenlerinin başında tahmin edilenin aksine ekonomik nedenler değil, iletişimsizlik geliyor. İletişimsizlik aslında toplumsal bir sorun. "Anlaşılmak gibi bir derdimiz vardı. Ne zaman ki kendimizi anlatamadığımızı fark ettik; işte o vakit susmalar dostumuz oldu" der Mevlana. Yeniden ikili ilişkilere gelirsek karşı cinsi yeterince anlayamadığımız ya da anlama çabasına girmediğimiz için sorun yumağının içinde kaybolup gidiyor, son aşamaya gelindiğinde önce susuyor sonra çıkışı boşanmada buluyoruz. Aslında bu durum sadece bizde değil, tüm dünyada böyle.

***
Çok sevdiğim bir kadın arkadaşım, toplumsal cinsiyet konusuyla ilgili bana geçtiğimiz günlerde bir film önerdi. Mutlaka izlemem konusunda uyarıldığım filmin adı: Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim. 2018 Fransız yapımı bu Netflix filmi, genelde kadınların söylediği bir klişenin içine oturtulmuş "erkek" kelimesiyle bir takım ön yargıları çığırsa da ben kulaklarımı kapayıp film izlemeyi seçtim.
Filmin ismi bana ilk söylediğinde aklıma sevgili dostum Hakan Urgancı'nın kadınları anlattığı ve bana dili itibariyle çok eğlenceli gelen "Ben Senin Bildiğin Kızlardanım" adlı kitabı geldi. Sonra da oyuncu Özge Kocatürk'ün güzel gönlünden süzdüğü şiirlerinden oluşan, "Ben Senin Bildiğin Kızlardan Deliyim" kitabı...
Eleonore Pourriat'ın yazıp yönettiği film, içimizi şişiren romantik komedi kalıplarına hiç girmeden sorgulayan, feminizm mesajlarıyla sıkmayan iyi bir senaryoya sahip. Karşımızda erkeklerin kadın olduğu değil; erkeklerin kadınların olmasını istediği pozisyonda kendini bulup afalladığı bir hikaye var. Bana (nedense?) "bak, izle, öğren" diye sunulan filmde şöyle bir sahne var: Doğumu başlayan kadın araba anahtarlarını kapıp hastaneye gidiyor ve ayakta, güçlü bir şekilde, minimum yardımla doğuruyor... Ah nerede o güçlü kadınlar?
Tabii erkekler üzerine yapılan onca eleştirel sahneyi bir tarafa koyup içlerinden bunu çekip çıkarmak abesle iştigal olur.
Yine de 'Dünyaya kadınlar egemen olunca her şey harika mı oluyor?' derseniz buna filmin cevabı "hayır". Erkek egosu kadınları ezerek şişince nasıl dünyayı kirletiyorsa, kadın egosu da aynı tuzağa düşebiliyor, diyor film. Sarhoş kadınlar barlarda erkekleri taciz ediyor, aldatan kadın 'bırak canım arada kaçamaklarına göz yumacaksın' diye görmezden geliniyor... Eve gelen tamircinin çatalı, yakın arkadaşının evinden kovduğu adamla dertleşirken yakınlaştıkları anda kadının eliyle adamın bacağını okşaması gibi pek çok gülümseten ve gerçek dünyaya göndermeler yapan ayrıntı var filmde. İdeal dünyayı değil ama, günümüzde erkek egemenliğinin kadınlara neler ettiğini tersine bir hikayeyle anlatmayı başarıyor film. Bu filme benzer bir başka film ise Araplar dünyasında geçen Kadınlar Krallığı...
***
Bir gün gerçekten herkes kendisini karşısındaki insanın yerine koyabilir, empati yapabilirse eminim dünya daha güzelleşecek. Ama biz bunu görebilir miyiz, açıkçası onu hiç bilmiyorum. Güç gösteri yapmak, ezmek, yok etmek, aşağılamak, ötekileştirmek... Nedense bunlar insanoğluna daha cazip geliyor. Sakın bu duygumuz kendi kusurlarımızı örtme çabamızdan geliyor olmasın?
Daha güzel bir dünyaya uyanmak için kendinize gelin. Bu insanlık kariyerinizde varabileceğiniz en iyi noktadır.