Asla!
Biz başımızı selamlaşma için, hak etmişlere saygımızı göstermek için, abartısız içtenliğimizle, çelebiliğimizle, gönül varsıllığımızla eğeriz.
İnsan içine çıkacak yüzü olmayanlar dolaşır eğik başlarla. Küçük ya da büyük kurnazlıklar peşinde olmanın maskesidir başı eğik dolaşmaklar. Hayata ihanetin, insana saygısızlığın ve en önemlisi insanlığa karşı suçların tezahürüdür başın önde dolaşması. Biz o kavmi reddedenleriz, başımız niçin öne eğilsin?
Çalmamanın, çırpmamanın, yalan söylememenin, sömürünün her çeşidini reddetmenin onuruyla başın dik durmalı her zaman.
Şiddeti, terörü, satılmışlığı, dönekliği yaşam biçimi haline getirenler, bizim aramızda başı dik yürüyemezler, kendine güven.
“Korkma” diye başlar senin özgürlük ve bağımsızlık marşın. Başı önde dolaşanlar, korkaktır. Korkaklıklarını parayla, pulla, makam mevkiyle, ellerindeki güçle örterler. Dario Fo’nun sözüyle, yarattıkları pislikler boyunlarına kadar yükselmiştir. Boğulmamak için, bizden o pislikleri kaçırmak için, sözüm ona başları yukarda dolaşırlar. Bunun adına “onur” diyenlere de sıklıkla rastlanır.
Kendi sürülerini, güruhlarını oluşturmak ve yitirmemek için, biat ve icazet, ferman ve fetvadan başka çareleri yoktur. Bizden de başımızı eğmemizi, Nazım’ın dediğince “celeplik koyun” gibi, boynumuzu bıçağa uzatmamızı isterler. Korkular içinde yaşarlarken, bizi de korkutarak hizaya sokacaklarını, sürülerine katacaklarını sanırlar. Ne münasebet! Ancak, alçaklar korkar. İnsan, korkmaz.
İnsan, bilmediğinden, görmediğinden, işitip anlayamadığından korkar. Başı önde dolaşmasının gerekçesi, “ne olur ne olmaz” kaygısındandır. Korkudan beslenenler, bu kaygının ateşini sürekli canlı tutarlar.
İnsanı seven, ülkesine aşık, geçmişe saygıyla geleceğe sorumlulukla bakanların, çekinecekleri, korkacakları bir şey yoktur. Bırakalım hırsızı arsızı, ahlaksızı yobazı, ne dediğini bilmeyenler, yaptığının önünü arkasını düşünemeyenler, insana ve yeryüzüne yakışmayanlar başı önde dolaşsın.
Sabahattin Ali, bizim için yazdı o dizeleri. Biz o dizelerden yapılmış şarkıyı o yüzden coşkuyla dinliyoruz, söylüyoruz.
Her ölenimizle yüreğimizde açılan yarayı, kirletilen coğrafyamızın yarattığı hüzünleri, bin saçmalıkla sarsılan ve işgal edilmeye çalışılan aklın ve vicdanın kederini, mutlaka aşacağımızı anımsatmak için, kendimize dip not düşüyoruz: “başın öne eğilmesin!”
Bunu unutursak, bugünleri borçlu olduklarımızın, cephelerde kalanlarımızın hatıralarına nasıl yakışırız? Narlıdere’deki şehitliğin kitabesinde “Vatandaş, burada bugün saadetini yaşadığın özgürlüğün için can veren kahramanlar yatıyor” yazar. Bugün var yarın yokların yarattığı kaoslara teslim olursak, o seslenişteki “vatandaş” biz olabilir miyiz?
Bize bunları anlatmak için ömürleri boyunca bedel ödemiş, özgürlükleri elinden alınmış, nihayet işkencelerde ya da ecelsiz ölümlerde canlarını vermiş nice yiğit insanı, utanmadan, çekinmeden, minnet ve saygıyla nasıl anarız?
Bilimin, sanatın, çağdaşlık ve uygarlığın ateşini, bugünler ve bizler için yakmış olan o büyük insanların evlatlarıyız diyenler, onlara yakışmaya ve izlerinden yürümeye ant içenler, nasıl olur da başlarını öne eğerler?
Beş gün sonra yılbaşıdır. Bir işe yaramalıdır. Bütün bunları düşünmek ve silkinmek için, tam zamanıdır. Türkiye, bizden başka hiç kimse değildir. Asıl bunun için, “başın öne eğilmesin!”