İzmir’in, özellikle de kent içi turizmine canlılık getirmesi için düşünülen “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” projesi, yirmi yıla yakın süredir kentin gündeminde yer alıyor.
Bugün itibarıyla merkezi ve yerel yönetimin gözünde akıbetinin ne olduğunu da bilmiyoruz…
Aziz Kocaoğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkanlığı sırasında, projenin nerede yapılacağı sorusu “Bir İzmir Klasiği”ne takılarak sakız gibi uzayan yıllarca tartışılmış, konunun muhatapları arasında bir fikir birliğine dahi varılamamıştı. Bu belirsizlik Tunç Soyer’in ve mevcut Başkan Cemil Tugay döneminde de maalesef sürüyor.
2010’lu yıllarda, Ertuğrul Günay’ın Kültür Bakanlığı döneminde, Alsancak-Şehitler Bulvarı’ndaki eski Sümerbank arazisi önerilmişti. Aziz Başkan’ın görüşü ise müzenin Sasalı’da yapılması yönündeydi. Bu lokasyonun hangi neden-sonuç ilişkisi gözetilerek önerildiği ise anlaşılamamıştı…
Konuşuldu, konuşuldu, konuşuldu…
Ve konu kapandı.
KUBALI ÖNERMİŞTİ
Cemil Başkan’ın proje hakkında ne düşündüğünü doğrusu çok merak ediyorum.
Ancak bu noktada bir haklı teslimini de yapmamız gerek. “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” projesini kentin gündemine ilk getiren kişi, dünyayı çok iyi tanıyan Ekonomist Dr. Ali Nail Kubalı idi. Ancak Kubalı, gelişigüzel bir müze binası değil, İspanya’nın Bilbao kentindeki Guggenheim Müzesi benzeri mimari estetiğe sahip, dünyada marka olabilecek bir yapı önermişti. Kubalı, İzmir’i dünyaya tanıtacak Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin Guggenheim Müzesi’nin mimarı Frank Gehry ya da Irak asıllı ünlü mimar Zaha Hadid gibi dünyanın en ünlü mimarlarından birinin çizimiyle hayat bulması gerektiğini vurgulamıştı.
Frank Gehry tam bir ay önce, 5 Aralık 2025’te 96 yaşında ebedi uykusuna yattı. ZahaHadid ise 2016 yılında zaten Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.
Bizim meşhur müzenin henüz yeri bile belli değil…
AGORA’DA YAPILAMAZ MI?
İzmir, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık savaşında ilk ve son kurşunlara tanıklık eden bir şehir olarak, böylesi uluslararası çapta bir projeyi fazlasıyla hak ediyor.
Bu noktada konunun taraflarına somut bir öneride bulunmak isterim…
Madem bir müze yerinde bile anlaşamıyoruz, “dünyanın en büyük kent agorası” olan İzmir Agorası’nın üzerinde bu müzeyi neden yapmıyoruz?
Durun, hemen itiraz cümleleri kurmayın…
Yunanistan’ın başkenti Atina’daki Akropol’ün hemen altında yer alan ve Avrupa’nın en fazla ilgi çeken müzeleri arasında bulunan Akropol Müzesi, böylesi bir zekânın ürünü olarak her yıl yüz binlerce turiste ev sahipliği yapıyor. Bu müzeyi açıldıktan birkaç ay sonra, 2009 yılında ziyaret etmiştim. Sonraki yıllarda iki kez daha ziyaret etme şansı buldum. Müze binası, kazı alanının üzerine özel inşaat ve mimari teknikler kullanılarak “temelsiz olarak” inşa edilmiş. Yapı sadece dev sütunların üzerinde duruyor ve katların büyük çoğunluğunu ABD’de özel olarak üretilen camlar oluşturuyor.
Kentin tam göbeğindeki müzede yürüyüş yollarının büyük bölümü cam olduğu için, ayaklarınızın altında devam eden kazı çalışmalarını da rahatlıkla izleyebiliyorsunuz.
Pekâlâ…
Kısa süre öncesine kadar nerdeyse ayyaş yatağı olan, son yıllarda eli yüzü düzeltilen Agora'nın üzerinde böyle bir ihtişamlı müze inşa etsek…
Kentin tam ortasında ve ulaşım akslarının kavşak noktasında bulunan İzmir Agorası’nın hemen yanında “tarihe duyduğumuz saygının eşsiz bir göstergesi” olarak yükselen ve zaten orta şiddetteki bir depreme dayanıksız olduğu tescillenen Mezarlıkbaşı Katlı Otoparkı’nı yıksak…
Ayağa kaldırılma çalışmaları süren antik tiyatronun eteklerine böylesine mimari bir şaheser kazandırsak…
İzmir kent merkezinde nereye gideceğini bilemeyen turistlere, ülkemizin gururu olacak böyle bir yapı ile merhaba desek…
Fena olmaz mı?
BAŞKANLAR UZO’YA DALMIŞTI
Akropol Müzesi’ni ilk ziyaretim 2009 yılında resmi bir heyet eşliğinde olmuştu. O günlerde İzmir’in de bir Anadolu Medeniyetleri Müzesi projesi vardı ve kentin turizmde ivme kazanması için bu müzeden beklentiler yüksekti. Ancak gelin görün ki, aynı kentin ilçe belediye başkanlarının -hepsi değil ama büyük çoğunluğu- gezi öncesi yenen yemek, dipleri görülen Uzo kadehleri ve 40 dereceye yaklaşan sıcak nedeniyle tüm dünyanın ilgisini çeken bu müzeye kayıtsız kalmıştı.
Bunu anlamak da çok güçtü...
Müzenin 130 milyon Euro’yu bulan maliyetinin yüzde 75’i AB fonlarından, kalanı da Yunan hükümeti tarafından karşılanmıştı. Sergilenen eserlerin büyük çoğunluğu, 1800'lü yılların başında İngiltere'ye kaçırılan ve British Museum’da sergilenen tarihi eserlerden oluşuyordu.
MUHTEŞEM ENTEGRASYON
Benzer durum bizde de yaşanıyor.
Osmanlı padişahlarının “Bu taşlardan bizde çok var, istediğinizi götürebilirsiniz” dediği tarihi eserlerimizin pek çoğu, dünyanın en büyük müzelerini süslüyor. Tarihi eserlerinin peşine düşen Yunanlı yetkililere, ilgili ülkelerden gelen yanıt, “Sizin bunları sergileyecek ihtişamda bir müzeniz bile yok” oluyormuş. Yunanistan hükümetinin Akropol Müzesi'ni yapmasının temel nedenlerinden birisi de bu haksızlığa gösterilen tepkiden kaynaklanıyor.
Ezcümle…
İzmir’i dünyada bir turizm markası yapacak değerlerin başında gelen Agora, bugünkü inşaat teknolojisi ile rahatlıkla uluslararası bir müze projesine ev sahipliği yapabilir. Bunun için geçmişte bize çok zaman kaybettiren yer tartışmalarını bir kenara bırakarak, Hükümet ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin el ele vermesi şart.
Kadifekale’nin eteklerine yaslanan tarihi anfi tiyatro, Agora, Agora’nın üzerine inşa edilecek Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve tarihi Kemeraltı çarşısı…
İzmir, bu entegrasyonla muhteşem bir turizm destinasyonu kazanabilir.
Yeter ki isteyelim…
İŞTE ANTAKYA’DAN MUHTEŞEM BİR ÖRNEK: THE MUSEUM OTEL
Antakya, Türkiye’nin “medeniyetler beşiği” coğrafyalarının başında geliyordu.
6 Şubat 2023 depremlerinde kent merkezi büyük ölçüde yok olan Antakya’daki TheMuseum Otel, tarihe saygının yaratıcı zekâ ve teknoloji ile buluşmasına sahne oluyor.
Neredeyse sağlam binanın kalmadığı Antakya’daki otel, depremi alçı levhalardaki çatlaklarla atlattı. Yıkılan 14 asırlık Habibi Neccar Camisi’nin tam karşısındaki otelin nasıl ayakta kaldığı, mühendisliğin önemli bir başarısı olarak hafızalarda yerini aldı.
Tıpkı Atina’daki Akropol Müzesi’ne benzer bir zekâdan bahsediyorum.
Kentin en köklü ailelerinden Asfuroğlu’lar tarafından 2009 yılında inşaatına başlanan TheMuseum Hotel, ziyaretçilerini geçmişi binlerce yıl önceye uzanan bu topraklarda bir zaman tüneli yolculuğuna çıkarıyor.
Otelin hikâyesi ise bir hayli ilginç…
SÜRPRİZLERLE BAŞLAMIŞ
17 bin metrekarelik alana sahip olan otelin inşaat çalışmaları yeni başlamışken, bir sürprizle karşılaşılıyor. Tamamı Türk arkeolog, restoratör mimarlardan oluşan ekip tarafından gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda, Helenistik dönemden başlayarak İslami döneme kadar birbirini izleyen 5 kültür katmanı ve günümüze kadar gelen 13 farklı medeniyete ait eserlere ulaşılıyor.
Kazılarla birlikte bir zaman tüneline dönüşen inşaat alanında bulunan eserler, AsfuroğluAilesi tarafından müze haline getirilmiş. Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi adını alan müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilecek. Bulunan eserler arasında, 1050 metrekareden oluşan dünyanın en büyük tek parça mozaiğinin bulunduğu arkeolojik parkur ile birlikte aralarında Eros heykelciği ile sikkeler, metal objeler, mimari parçalar ve pişmiş toprak eserlerinde olduğu 30 bine yakın arkeolojik eser bulunuyor.
İŞ MAKİNASI YOK!
Otelin temel atma çalışmalarında, mozaiklerin olduğu arkeolojik kazı alanına zarar verilmemesi için iş makinaları kullanılmamış. Otelin kolonları, arkeologların gözetiminde el ile açılan 66 kuyuya yerleştirilmiş. Otel inşaatında adeta kazı alanı titizliğinde çalışılmış. Tam on yıl süren inşaat sürecinde yüzde 90’ı çelik konstrüksiyon olarak dizayn edilen projede yaklaşık 20 bin ton yapısal çelik ve 5 bin ton inşaat demiri kullanılmış. Bu miktar, Paris'te bulunan Eyfel Kulesi’nde kullanılan miktardan 4 kat daha fazla. Antakya’da yaygın olan avlulu konut yaşam tarzını yansıtan, toplam 17 bin metrekare alana sahip olan The Museum Hotel Antakya, bu büyüklük ve arkeolojik içeriğe sahip “dünyadaki tek müze oteli” olma özelliğini taşıyor ve Dünya Mimarlık Festivali’nden aldığı önemli bir ödülün de sahibi.
İzmir’in bitmek bilmeyen müze tartışmalarında Atina ve Antakya’daki iki özgün örneğe hepimizin dikkat kesilmesi gerekiyor.