Dünya Emekçi Kadınlar Günü… 8 Mart 1857’de, New York’ta bir tekstil fabrikasında grevci işçilere polisin saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, çıkan (belki de çıkarılan) yangında işçilerin kurulan barikatlar nedeniyle kaçamamaları sonucunda 120 kadın işçinin ölmesi.

En sinir bozucu '8 Mart' bilgisi bu sanıyorum. Tarihi bilgiyi bir yana bırakalım şimdi. Yıllardır '8 Mart' konuşulur, etkinlikler yapılır durur. Ama ülkede kadına verilen önem de hep tartışılır. Son yıllarda belirgin olarak artan şiddet ise Türkiye’de '8 Mart olgusunun' kesinlikle yerleşmediğinin göstergesidir. Neyse, bunu dün herkes konuştu. Ben size şimdi başka bir pencere açmaya çalışacağım. Şu 1857 var ya hani? Hani ABD’de 120 kadın işçi yanarak ölmüştü? Bu olayın peşinden de yıllar içinde 'Emekçi Kadınlar Günü' oluştu. Peki 1857, 1900, 1914 falan, İzmir’de 'yerli emekçi kadınlar, kızlar' var mıydı?

Duyar gibiyim “Nasıl yani?” deyişinizi? Şimdi biraz kafanızı karıştırayım ve İzmir’de nedense 'dokunulmayan' bir konuya 'dokunmaya' çalışıp, kimi üstatlarımdan da yardım isteyim.

Bazı fotoğrafları paylaşacağım sizinle bugün. Bu fotoğraflardaki yüzlere iyi bakın. 1900’lerde, hem de İzmir ve çevresinde ciddi sayıda 'kız çocuğu ve kadın' emekçiydi desem? Bunların patronları da Osmanlı’yı hepten batırmayı hedef edinmiş, çoğu kendi ülkesinin ajanı olan Levantenlerdi desem?

Biz, ABD’de cayır cayır yanan 120 kadın işçiyi biliyoruz ama nedense İzmir ve çevresinde Levanten sermayenin tütünden üzüme, incirden tekstile çalıştırılan kız çocuğu ve kadınlarımız hakkında bilgimiz yok. Hatta bir hatırlayanları da yok. Müslüman, Rum, Ermeni fark etmeden ortak özellikleri “fakirlik” olan belki binlerce “emekçi kadınımızı” zaten bilmiyoruz, unutalım gitsin mi?

Araştıran bir insanımız var mı bilmiyorum. Ben biraz araştırdım da istediğim sonuçlara ulaşamadım ne yazık ki. Ama ulaşabildiğim bazı anılar var, öyle yürek parçalıyor ki…

Birinci Dünya Savaşı yıllarında yokluk öyle bir noktaya ulaşmış ki, en temel gıdaya bile erişemiyormuş fakir fukara İzmirliler. Bunların içindeki Müslüman olanların da erkekleri cephede olduklarından, anneler, haminneneler, ablalar, kardeşler hepten ortada kalmış. Mahallerdeki fukaralık yaygın olduğundan, yardımlaşma da sınırlıymış. Lakin İzmir’de “farklı” bir hâkimiyet de varmış. Savaş sürüyormuş lakin kapitalizm de “yemeye” devam ediyormuş anlayacağınız. Üzüm ve incir sandıklamak, tütün hazırlamak, halı tezgâhlarında çalışmak da kadın ve kızlara düşmüş. Fakir fukara, garip guraba mahallelere haberler salınırmış. Buca, Bornova, Kemeraltı, Değirmendağı civarına… Ne yapsın insancıklar? Elde yok, avuçta yok. Üç kuruşa “he” derlermiş, güneş doğmadan gider, öğlenleri kuru ekmeğe birkaç zeytin katık ederek güneşi batmaya yakın evlerine dönerlermiş. Bu gariplerin sendikal hakları, yan ödenekleri bir yana “konuşma” hakları bile yokmuş. Hoşgörü yerlerde, anlayış ise çoktan terk etmiş onlara karşı.

İncirleri, tütün yapraklarını, hatta palamutları da kız çocukları, kadınlar ve yaşlılar işlerlermiş. Patronlar arada gelir, yanlarında getirdikleri fotoğrafçıya poz verirmiş. Kazanan patron, çalışan kadınlar. Erkekleri de cephede can verirmiş işte. Fotoğraflara iyi bakın. Var mı tanıyanınız onları? Onlar İzmirli… Türk, Rum, Ermeni ama İzmirli ve tek ortak noktaları fakir olmaları. Güzel yarınlar hayallerini hep “öte dünyaya” bırakan kadınlar, kız çocukları. Hasta olduklarında işten kovulurlarmış, işe gelmediklerinde zaten kovulurlarmış, soru sormak, istemek, itiraz etmek hep yasakmış. Ha, bazen de bazı ahlaksızlar çıkarmış patron tayfasının içinde. Kızlarına, kendilerine “teklifte” bulunurmuş. Karşılığı da “sıcak nevale…” Kabul eden de olurmuş, reddedip kaçan da. Kaçan dedim de aklıma geldi, bazı kızcağızlar da “kaybolurmuş” arada… E nedenini de siz düşünün. Şimdi bazıları kızacak bana. Böylesine dokunulmaz ilan edilen Levantenleri hepten kötü gösteriyorum diye. Valla ben öyle yapmıyorum, yakında yazacaklarımı da düşününce bazı “ölülerin” kemiklerini epey sızlatacağım. Hele dağdaki eşkıyalara para verip huzursuzluk çıkartanların “asıl amacını” yazınca ne olacak bilmiyorum.

8 Mart 2021’de de anılmadı bizim “tütüncü kızlarımız…”

Çünkü onları bilen de yok, hatırlayan da… Çünkü tarihi onlar yaşamış olsa da, tarihi yazanlar onların patronları. Ben İzmir ve çevresinde Levanten sömürüsü altında emeklerinin karşılığını hiçbir şekilde alamayan, çalışan, yaşlanan ve sessizce ölen İzmirli Türk, Rum ve Ermeni kadınlarımızı anıyorum saygıyla. Hem de inadına ve haykırarak!

***

İletişim yok olunca…

Başlığın devamını getireyim mi hemen?

İletişim bozulunca her kötülük yaşanır. Belalar eksik olmaz, birlik beraberlik bozulur. Şeytan kazanır, şeytana uymuşlar da keyiften dört köşe olur. Güç sahipleri kibirle böbürlenir, tok açın halinden anlamaz, doğrular yanlış, gerçekler yalan olur!

Kimse kusura bakmasın, tıpatıp an itibariyle yaşadığım ülke gibi.

Oysa “En kötü iletişim, iletişimsizlikten iyidir.” derler, doğru da söylerler.

Bu yazıyı okurken biraz da düşünün lütfen. En son ne zaman “lider” dediğimiz insanlar bir araya gelip iki lafın belini kırdı?

15 Temmuz sonrası mı? Boş verin siz, bir parmak bal çaldılar, o kadar.

Oysa böyle miydi eskiden? Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş, Yılmaz, Çiller bir arada “açık oturum” yapmıyorlar mıydı TRT’de?

Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller’in tartışmalarını da unuttuk mu?

Şimdi?

Her “lider” kendi taraftarlarına konuşuyor. Birbirlerine küfür, hakaret bitmiyor. Kavgada söylenmeyecek sözleri, birbirlerinin arkalarından saydırıyorlar. Bir alttakiler durur mu? Onlar da aynı. Ya daha alttakiler, en alttakiler?

Bunun adı da “demokrasi” ya da “ifade özgürlüğü” öyle mi? Yahu düpedüz birbirlerine arkadan saydırıyorlar. Ülkenin “liderleri” böyle mi “örnek” oluyor “millete”? Milletin içindeki bazıları da karşı tarafa sosyal medyada silah gösteriyor. Küçük çocuğum olsa, ana haberlerden uzak tutardım inanın. Halbuki arada bir birbirlerinin yüzüne baksalar, bir çay içseler bu kadar ağır konuşmazlar artlarından.

İnönü ile Menderes, Ecevit ile Demirel neden halk önünde “Sayın” derdi diğeriyle ilgili konuşurken? Çünkü “yukarıda” ne olursa “aşağıda” yansıması olur.

Ciddi söylüyorum bu “iletişimsizlikten” ciddi kazananlar var bence. Akılları gidiyor “iletişim” olacak diye. Bu öylesine yaygınlaştı ki, her makamın etrafını bu “hangi gezegenden geldiği” belli olmayan tipler sarmış. Makam sahipleri de, bunlar ne derse inanıyor. Araştırıp, muhakeme etmeden bu belki de yalan bilgilerle, diğerine saldırıyor.

Bu haftanın ilk yazısının ilk konusu bu olsun. Çünkü kim olursa olsun “konuşmaktan,” iletişim kurmaktan yanayım. Bugün yaşadığımız her sorunun altında anlayışsızlık yatıyor. Çünkü sorunlar “anlaşılsa” çözüm de kolaylaşacak belki. İki laftan sonra çıkan tüm kavgalar hatta cinayetlerin nedeni “iletişimsizlik…”

İnanmazsanız, bu yazıyı koyun çantanıza ve dikkat edin.